Hakkımda

Dr. Mutluhan İzmİr

1961 yılında Elazığ’da doğdu. 1979 yılında Ankara Fen Lisesi’nden mezun oldu ve tıp eğitimine başladı. 1985 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olarak tıp doktoru oldu. 1984 yılında Danimarka Glostrup hastanesinde değişim öğrencisi olarak bulundu. 1996 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden ‘psikiyatri uzmanlığı’nı aldı. 1992 yılında ABD’de Maryland Crownsville psikiyari hastanesinde ziyaretçi psikiyatr olarak bulundu. 2014-2016 arasında Merkezi Paris’te bulunan ALI-Association Lacanienne International (Uluslararası Lacancı Psikanaliz Birliği) ile çalışmalar yürüttü. Aynı dönemde yine ALI’nin desteğinde ODTÜ psikoloji bölümünde yapılan psikanaliz eğitimi ve süpervizyon çalışmalarına eğitmen olarak destek verdi. Halen çeşitli kurum ve vakıflarda eğitim vermeye ve nevrozları psikanaliz yoluyla tedavi etmeye devam etmektedir. Çeşitli dergilerde psikiyatri, psikanaliz ve psikoloji üzerine yayınlanmış çok sayıda makalesi bulunmaktadır.

Halen Ankara’da bulunan muayenehanesinde psikiyatr-psikanalist olarak çalışmaktadır. Obsesif Kompulsif Nevroz, Panik Bozukluğu, Depresyon tabloları, Bipolar Bozukluklar, Kişilik Nevrozları, Cinsel İşlev Bozuklukları,Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları, Anoreksiya ve Bulimia gibi Yeme Bozuklukları, Fobiler, Psikotik Bozukluklar, Uyku Bozuklukları, Yanlış ya da aşırı dozda psikiyatrik ilaç kullanımına bağlı sorunları, gereken en düşük dozda ve en hafif ilaç tedavilerinin desteğinde psikoterapi yöntemi kullanılarak tedavi etmektedir.

LACAN: PSİKANALİST, PSİKANALİZ YAPMA YETKİSİNİ KENDİSİNDEN ALIR
Panik, Depresyon gibi nevrozlardan ilaçsız ve kesin kurtuluş yolunu sadece psikanaliz tedavisi sağlar

An analyst is only authorized by her/himself (Lacan's dictum: l'analyste ne s'autorise que de lui-même)

Psikanalistin yetkisini belgeleyen sertifikaların aranması, tekelleştirici ve yaratıcılığı engelleyici zihniyetin yansımasıdır. Bu sertifikaları veren bir takım dernekler vardır dünyada. Ancak ne Freud ne de çevresindeki ilk psikanalist grubundakiler böyle sertifikalara sahip değillerdir. Sonradan ortaya çıkan dernekler ise Lacan gibi ustaları sertifikalarını vermeyerek onları yetkisiz ilan edip bünyelerinden kovmuşlardır. Bir nevrozu iyileştiren sertifika değil, psikanalistin bilgisi, tecrübesi ve yeteneğidir. Sertifika düşkünlerine en güzel yanıtı Lacan vermistir; "bir psikanalist yalnız kendisi tarafından yetkilendirilir" http://www.wikidoc.org/index.php/Jacques-Alain_Miller

. Daha önce yayımlanmış “Öznenin Diyalektiği , Hegel, Sartre ve Lacan”, “Antidepresan Tuzağı”, “Lacancı Psikanaliz ve Karakter Çözümleme” ve “Yaramaz Çocukları İlaçlamayın” isimli kitapları vardır.

. Tıp Bu Değil-1 ve Tıp Bu Değil-2 kitaplarındaki, ‘Bir Gerçeklik-Özne İlişkisi Biçimi Olarak Psikiyatrik Hastalıklar’ ve ‘Tavuklar Neden Depresyondalar?’ adlı bölümlerin yazarıdır.

Kİtaplarım

Kİtaplarım

ÖZNENİN DİYALEKTİĞİ

LACANCI PSİKANALİZ VE KARAKTER ÇÖZÜMLEME

ANTİDEPRESAN TUZAĞI

YARAMAZ ÇOCUKLARI İLAÇLAMAYIN

Medya

Medya

Makaleler

Makaleler

GEREKSİZ VE AŞIRI DOZDA ANTİDEPRESAN KULLANIMININ NEDENLERİ
Psikiyatrik sorunlar arasında en sık rastlanan tablo anksiyete (kaygı, endişe, korku, takıntı ve panik) bozukluklarıdır. Buna karşın depresyon tanısı, anksiyete bozukluklarından kat kat fazla konulmaktadır. Anksiyete bozuklukları, anksiyolitik ilaçlarla genellikle kısa süre içinde kontrol altına alınırlar ve uzun süre ilaç kullanmayı gerektirmezler. Anksiyete bozukluklarının tedavisinde antidepresan ilaçlar da kullanılabilir ancak bu durumda depresyonda kullanılan dozun çok daha altında bir doz verilerek sorun tedavi edilebilir. Anksiyete bozukluğu yerine depresyon tanısının konulmasının net sonucu, antidepresan ilaçların gereksiz biçimde ve çok daha yüksek dozda kullanılmalarıdır. Özellikle yeni nesil SSRI ve SNRI grubu antidepresan ilaçların kullanımlarının kolay olması, anksiyete yerine depresyon teşhisi alan kişilerin yüksek dozda bu ilaçlara uzun bir süre maruz kalmalarına neden olmaktadır. Gerçek bir depresyon tablosu olmadan, güçlü antidepresan ilaçları depresyon tedavisinde gereken yüksek doza çıkarak kullanmak, bireyi tasasız, çok daha gözü kara davranabilen, ani kararları pek düşünmeden alabilen bir kişiye dönüştürebiliyor. Örneğin güncel bir konu olan döviz artışını fırsata çevirme konusunda çok daha cesur davranabilir duruma gelebiliyor insanlar. Döviz kurunun çok daha yükseleceği iddiasına kanıp, elindeki tek evi satıp dövize yatırmak ve döviz yükseldiğinde iki ev birden almak hayali bu ilaçların yarattığı rahatlık içinde cazip gelebiliyor insanlara. Hayaller böyleyken gerçekte yaşanan ise, yüksek fiyattan alınan döviz düştüğünde satmış olduğu evi bile geri alamayacak duruma gelmek oluyor. Günlük yaşamda acı çekmektense pembe hayaller görmek daha cazip gelebilir ancak gerçek yaşamda bazı şeylerin telafisi olanaklı olmuyor ne yazık ki.

ANTİDEPRESAN KULLANMA KILAVUZU
Antidepresan ilaçlar günümüzde her yaşta en yaygın kullanılan ilaçlardan birisi haline gelmişlerdir. Bu durumun en başta gelen nedeni, insanların beyninde serotonin düzeyinin düşmesi değil, toplum sağlığının bozulması yla birlikte psikolojik sorun yaşayan insanlara, çare bulmak için gittikleri kliniklerde depresyon teşhisinin aşırı biçimde konulmasıdır. Yerinde kullanıldığında yararı büyük olan antidepresan ilaçlar, aşırı teşhis nedeniyle gereksiz biçimde ve yüksek dozda kullanıldıklarında intihar eğilimini arttırmaktan bipolar hastalığa neden olmaya dek birçok ciddi yan etkiye neden olabilirler. Özellikle yeni nesil antidepresanların başlandıktan sonra bırakılmaları güç olduğu için bu ilaçlarla tedaviye başlama kararı ince eleyip sık dokuyarak, adım adım diğer ilaçlarla tedaviye verilen tepkiye bakarak verilmelidir. Bir psikiyatrik sorun yaşadığımızda gereksiz antidepresan tedavisine maruz kalmamak için dikkat etmemiz gereken noktalar şunlardır: Psikiyatrik ya da psikolojik sorun yaşayan insanlarda bu sorunlara neden olan en sık etken depresyon değil kaygı (anksiyete), endişe, korku, obsesyon ve panik halidir. Bu sorunların büyük çoğunluğu, hafif bir kaygı giderici (anksiyolitik) ilaç verilerek birkaç hafta içinde ortadan kaybolmaktadırlar. İnatçı kaygı, endişe, evham ve panik durumlarında kaygı giderici ilaçların daha yüksek dozda kullanılmaları gerekebilir. Psikiyatrik sorun yaşayan kişilerde tedaviye güçlü bir yeni nesil antidepresanla başlamaktansa sorunun depresyondan çok kaygı-anksiyete olduğunu düşünüp ona yönelik ilaçlarla başlamak, gereksi biçimde antidepresanlara ve onların olası yan etkilerine maruz kalmamızı ve yıllarca ilaç kullanmak zorunda kalmamızı engelleyecektir. Bu grupta, benzodiyazepin grubuna ait olan diyazepam, alprazolam, klonazepam, lorazepam gibi ilaçlar vardır. Benzodiyazepin grubuna ait olan ilaçlar yeşil reçeteye tabidir ve bağımlılık yaratacakları endişesi, bu ilaçlardan uzak durmaya neden olmaktadır. Ancak bu tedaviler kısa süreli olacağı için bağımlılığın gelişmesine fırsat kalmadan ilaç tedavisi sonlandırılabilmektedir. Kaygı-anksiyete tedavisinde bağımlılık yapmayan antihistaminik ilaçlar da kullanılabilmektedir. Kaygı bozukluğu için daha uzun sürecek bir tedavi için ise eski nesil antidepresanlar düşük dozda tercih edilebilir. Amitriptilin, maprotilin ve klomipramin, bu gruptaki ilaçlardır. Trisiklik antidepresanlar olarak bilinen bu ilaçlar, 150-200 miligram gibi yüksek dozda kullanıldıklarında ağız kuruluğu, uyku hali, kabızlık gibi yan etkiler yaparlar ancak kaygı tedavisinde 10-25 miligram gibi dozlarda bu yan etkilerin çoğu hafif biçimde orataya çıksa da 3-4 gün içinde ortadan kaybolurlar. Düşük dozlarda kullanıldıkları için yeni nesil etkili antidepresanlar gibi intiharı ve bipolar hastalığı tetikleme etkileri çok daha azdır. Uzun süreli kaygı, panik, obsesyon tedavisi için en güvenli olan ve bırakılması çok kolay olan ilaçlardır. Eğer sorun bu tür bir tedavi ile geçmediyse ve gerçekten bir depresyon tablosu söz konusu ise, yeni nesil ilaçlar tercih edilmek durumunda kalınabilir. Yeni nesil antidepresanlar, SSRI grubuna ait olan fluoksetin, paroxetin, sitalopram, essitalopram, sertralin ve SNRI grubuna ait olan venlafaksin, duloksetin, vortioxetin gibi maddelerdir. Bu gruptaki ilaçları 10-50 mg gibi düşük dozlarda kullanılıyor gibi görünseler de beyin üzerindeki etkileri eski nesil antidepresanların 200-250 miligramına denk etki yaparlar. Eğer sorun ciddi bir depresyon değil de kaygı, panik, obsesyon ya da hafif depresyon ise, tedaviye doğrudan bu ilaçlarla başlamak hem tedavi süresini uzatacak hem de hastaların bipolar bozukluk, intihar ve şiddet eğiliminde artma gibi yan etkilere maruz kalmalarına neden olacaktır.

ANTİDEPRESAN İLAÇLAR HER YAŞTA ŞİDDETE, CİNAYETE VE İNTİHARA EĞİLİMİ ARTTIRIYORLAR.
Bu değişimler ani ve öngörülemez olduğu için antidepresan ilaç kullanan kişilerin günlük yakından takip edilmeleri öneriliyor. Kaynak: https://www.bmj.com/content/358/bmj.j3697/rr-4

KOLESTEROL GİRMEYEN BEYNE ANTİDEPRESAN GİRER
Düşük kolesterol düzeylerinin depresyon ve intihar eğilimi ile bağlantılı olduğu görülüyor bir çok çalışmada. Üstelik bu nedenle ortaya çıkan depresif belirtilerin düzeltilmesi için verilen antidepresan ilaçların prospektüslerinde intihar eğilimini artırabildikleri de belirtilmiş. "Kolesterol doğrudan ve dolaylı olarak insan vücudunda temel ruhsal ve beyinsel fonksiyonları etkileyen bir çok hormon ve enzimin kritik bir öncüsüdür. DHEA, testosteron ve estrojenin dahil olmak üzere tüm steroid cinsiyet hormonları sentezi için, aynı zamanda vitamin D'nin sentezi için de gereklidir. Ayrıca serotonin ve beyin nörotransmitterlerinin üretimi için de elzemdir. Araştırmalar, düşük kolesterol seviyeleri ile depresyon ve şiddet eğilimleri arasında bağları gösteriyorlar. Bu nedenle genetik olarak düşük kolesterol düzeyine sahip kişiler için yağ asitlerinden ve kolesterolden zengin beslenme öneriliyor." https://www.greatplainslaboratory.com/…/the-implications-of…

DULOKSETİN ADLI ANTİDEPRESAN, PANİK ATAĞINI VE SALDIRGANLIĞI TETİKLEYEBİLİYOR
Antidepresan tedavisine hemen en yeni ve en güçlü antidepresanları kullanarak başlamanın sakıncasını bize bir kez daha gösteren bu makale, depresyon tedavisine en düşük dozda ve etkisi nispeten daha ılımlı olan ilaçları tercih ederek başlamamızın ne kadar doğru olduğunu anlatıyor. Depresyon tedavisinde kullanılan Duloksetin gibi en yeni nesil ve çok güçlü etki gösteren bazı antidepresanlar, yan etki olarak panik atağını tetikleyebiliyorlar ve ilaç tedavisi kesildiğinde panik atakları ortadan kalkıyor. Bu antidepresanların panik atağının yanında saldırganlığı da tetikledikleri gözlenmiş. Bu ilaçların kullanımı sırasında bu tür bir yan etki gözlendiğinde o ilacın kesilerek başka bir antidepresana geçilmesi öneriliyor. Unutmayalım güçlü ilaç, güçlü yan etki demektir ve bu ilaçları kullanırken ortaya çıkabilecek olan yan etkilere değecek bir aciliyetin olması gerekir. Aksi halde, hastaları tedavi ediyoruz derken onlara yeni sorunlar kazandırmak, doğru bir sağaltım uygulaması olmayacaktır. Psychiatr Danub. 2011 Mar;23(1):114-6. Duloxetine-related panic attacks. Sabljić V1, Rakun R, Ružić K, Grahovac T.

İSVEÇ’TE YAPILAN ÇALIŞMAYA GÖRE ANTİDEPRESAN İLAÇ TEDAVİSİ ALAN GENÇ KADINLARDA ÖLÜMLE SONUÇLANAN İNTİHAR GİRİŞİMLERİ ARTIYOR
İsveç’te 1999-2013 yılları arasında yapılan bu çalışmada 15-24 yaşlar arasında intihar girişiminde bulunmuş olan kadınların antidepresan ilaç alıp almadıkları, antidepresan ilaçları kullanmanın intihar riskini azalttığı inancının sorgulanması için araştırılmış. Çalışmanın sonucunda, genç kadınlarda giderek artan antidepresan ilaç kullanımının intihar girişimini arttırdığı ve hatta ölümle sonuçlanan intihar girişimlerinin antidepresan ilaç tedavisi kullanmış olan ya da halen kullanmakta olan genç kadınlarda daha yüksek oranda görüldüğü ortaya çıkmıştır. Int J Risk Saf Med. 2017;29(1-2):101-106. doi: 10.3233/JRS-170739. Antidepressants and suicide among young women in Sweden 1999-2013. Larsson J

ANTİDEPRESANLAR GÜNÜMÜZDE ÇOK YERDE GEREKSİZ BİÇİMDE KULLANILIYORLAR VE BU DURUMDA İYİLEŞTİRİCİ ETKİ YERİNE HASTA EDİCİ ETKİ YAPARAK GERÇEKTEN HİPOMANİ-MANİ VE İNTİHARI TETİKLİYORLAR
Antidepresanlar her ruhsal soruna çare olamıyorlar ve hatta yerinde ve dikkatli kullanılmadıklarında ruhsal durumumuzu olumsuz biçimde etkiliyorlar. Yakın zamanda yapılan şu araştırmalar bunu kanıtlar nitelikteler: Eur J Clin Pharmacol. 2018 Feb;74(2):201-208. doi: 10.1007/s00228-017-2360-x. Epub 2017 Nov 4. Antidepressants and suicidal behaviour in late life: a prospective population-based study of use patterns in new users aged 75 and above. (Geç yaşlarda antidepresan ilaç tedavisine başlanması, intihar riskini arttırıyor). Hedna K1, Andersson Sundell K2,3, Hamidi A4, Skoog I4, Gustavsson S5, Waern M4. Int J Risk Saf Med. 2017;29(1-2):101-106. doi: 10.3233/JRS-170739.

SON YİRMİBEŞ YILDA GERÇEKLEŞTİRİLEN KİTLESEL KATLİAMLARIN TEK BİR ORTAK NOKTASI VAR; BU ORTAK NOKTA SİLAHLAR DEĞİL, ANTİDEPRESAN VE PSİKOSTİMULAN GİBİ PSİKOAKTİF İLAÇLAR
Bu ilaçların intihar eğilimini ve saldırgan davranışları tetiklemeleri gibi yan etkilerinin gizlendiği ileri sürülüyor. Dün Florida'da yirmi civarında ogrencinin katledildiği olayin faili yine bu ilaçları kullanan bir öğrenci https://www.naturalnews.com/039752_mass_shootings_psychiatric_drugs_antidepressants.html# 1980'LERİN SONLARINA KADAR, KİTLESEL KATLİAMLAR VE NEDENSİZ ŞİDDET EYLEMLERİ HENÜZ PEK DUYULMUŞ ŞEYLER DEĞİLDİ. Meşhur SSRI Prozac henüz piyasaya çıkmamıştı. 1990'lardan itibaren, Prozac çok satılmaya başlayınca, birçok ilaç firması SSRI Antidepresan ilacı piyasaya sürdüler ve kitlesel katliamlar ile nedensiz saldırganlıklar sık rastlanır oldu. http://www.cchrflorida.org/antidepressants-are-a-prescription-for-mass-shootings/

DEPRESİF BELİRTİLERİN VARLIĞI, ORTADA MUTLAKA DEPRESYON HASTALIĞININ OLDUĞU ANLAMINA GELMEZ
Canan Hocam, Karatay Diyeti ile depresyonu düzeltirim derken ilaç firmalarının yaptıkları çarpıtmayı yaptığınızın farkında mısınız? İlaç firmaları son 50 yılda her depresif belirtiyi depresyon hastalığının net bir kanıtı olarak göstererek depresyon hastalığının olduğundan çok daha fazlaymış gibi görünmesini sağladılar ve bu sayede antidepresan satışları patladı. Türkiye'de yıllık antidepresan ilaç kullanımı 70 milyon kutuyu aştı. Bunu sağlayan en başta gelen etken, hemen herkesin her gün yaşayabileceği sıradan duygusal çökkünlük ve fiziksel yorgunluk gibi belirtileri depresyon hastalığının bir kanıtı olarak alınması alışkanlığının yerleştirilmesi oldu. Şimdi diyet yoluyla depresyonu düzeltirim iddiası ile ortaya çıkan değerli meslektaşlarımız aslında düzelttikleri şeyin bir hastalık olmadığını, birtakım sıradan belirtileri ortadan kaldırdıklarının farkında değiller mi?. Bu yaklaşım insanların gereksiz biçimde ilaca maruz kalmalarını engellediği için değerlidir ama dürüst olmak gerekir ki bu yolla bir hastalığı değil, herhangi hastalık dışı bir etkenle ortaya çıkabilecek belirtiyi ortadan kaldırıyoruz. Tıpta her hastalık için durum aynıdır. Nasıl ki baş ağrısı belirtisi her zaman beyin tümörünün kesin bir belirtisi değilse ve migren, sinüzit, magnezyum eksikliği, D vitamini eksikliği gibi başka durumlarda da ortaya çıkabiliyorsa, depresif belirtiler de her zaman kesin olarak bir depresyon hastalığının belirtisi değillerdir. Magnezyum vererek başağrısını düzeltmek, magnezyumla beyin tümörünün tedavi edileceği anlamına gelmez. Gerçek depresyon hastalığı her zaman bipolar hastalığın bir parçası olduğu için gereksiz ilaç tedavileri gibi gereksiz besin ve vitamin takviyeleri de gerçek depresyonlu kişilerin bipolar hastalıklarının açığa çıkmasına neden olurlar. Nitekim aşırı B12 desteği alan gerçek depresyon hastalarında bu durumu gözlüyoruz. Depresif belirtilerin çoğu da sadece psikolojik nedenlere bağlı olarak ortaya çıkarlar. Bu durumda tedavi için psikoterapi dışında bir seçenek yoktur. Ancak günümüzün stresli yaşam koşulları ve kişiye anlam vermeyen toplum yapısı, çoğumuzun kendisini amaçsız, bitkin, çökkün hissetmesine neden oluyor. Bu durum bir hastalık değil, sağlıksız bir duruma verdiğimiz tepkinin belirtisidir. Takviyeler ya da ilaçlarla bu durumu aşmamız ise bir hastalığın tedavi edilmesi demek değildir. Birçok depresif belirti, antidepresan ilaç almadan, psikoterapi, doğru beslenme, yaşam biçimi değişiklikleri yoluyla ortadan kaldırılabilmektedir http://www.gazetearena.com/depresyon-mu--antidepresan-tuzag… http://www.sozcu.com.tr/2016/saglik/depresyon-bir-bagirsak-hastaligidir-1547372/

SEROTONİN İLE İLGİSİ OLMAYAN YENİ NESİL ANTİDEPRESANLAR YAKINDA KULLANIMA SUNULACAK VE “BİLİM DÜNYASI” ŞUNU SÖYLEYECEK: BUGÜNE DEK BİLDİKLERİMİZ YANLIŞMIŞ
Bugüne değin depresyonun en başta gelen nedeninin, doğrudan bir kanıta dayanmadığı halde beyinde serotonin düzeyinin düşüklüğü olduğu söylene geldi. Hekimler, beyinde serotonin yükselten ilaçları üreterek pazarlayan ilaç firmalarının desteğinde yapılan güçlü “bilgilendirme” ve “bilimsel kongre” etkinlikleri nedeniyle depresyonun niteliğini ve nedenini pek sorgulayacak fırsatı ve vakti bulamadılar. Bu durum, ağırlıklı olarak kaygı sorunu yaşayan hastaların “depresyon” olarak teşhis edilmeleri eğilimini ve dolayısıyla da serotonin yükseltici olduğu iddia edilen ilaçların yazılmalarını arttırdı. Ancak yeni nesil depresyon ilaçlarının niteliklerine bakıldığında, asıl sorunun depresyon değil kaygı olduğu ve serotonin düzeyiyle hiçbir ilgisinin olmadığı ortaya çıkıyor. Çünkü “depresyon” olarak tanılandırılan hastaların tedavisinde halen kullanılan serotonin yükseltici ilaçların hastaların 2/3 sinde etkisiz kaldıkları ve etkilerini 3 hafta gibi uzun bir süreden sonra gösterdikleri görülüyor. Oysa serotonin ile ilgili bir etki yapmayan ve NMDA üzerinden etki ederek kaygıyı düşürerek yeni nesil antidepresanların (örneğin ketamin) kısa sürede ve daha yaygın bir etki gösterdikleri görülüyor. Yeni ilaçların kullanıma sunulmasına henüz süre var. Bu süre boyunca, halen kullandığımız antidepresanların yaygın kullanımları devam edecek ve ilaç firmaları yine çok kazanacaklar. Yeni ilaçlar çıktıktan sonra pabuçları dama atılacak olan şimdinin moda antidepresanlarının birden bire, şimdilerde itinayla gizlenen, berbat yan etkilere sahip olduklarının “farkına varılacak” ve “bilimsel kongrelerde” bu yan etkiler nedeniyle ne kadar çok sayıda insanın mağdur olduğu anlatılıp durulacak. Depresyonu ve tedavisini bence vakit kaybetmeden sorgulamaya başlamamız gerekiyor. https://psychcentral.com/lib/depression-new-medications-on-the-horizon/

DÜŞÜK KOLESTEROL DÜZEYİ, DEPRESYONLU HASTALARDA İNTİHAR GİRİŞİMİNİ ARTTIRIYOR
Kolesterol genellikle insanların tüylerini diken diken eden ve mutlaka ken düzeyinin düşük tutulması gerektiğine inanılan bir maddedir. Oysa başta beynimiz için en az serotonin kadar hayati öneme sahip bir maddedir. Aşağıdaki çalışmada, kan kolesterol düzeyi düşüklüğünün intihar girişimi ile olan ilgisi gösterilmiş Ann Gen Psychiatry. 2017 Apr 17;16:20. doi: 10.1186/s12991-017-0144-4. eCollection 2017. Is low total cholesterol levels associated with suicide attempt in depressive patients? Messaoud A1, Mensi R1,2, Mrad A1, Mhalla A1, Azizi I1,2, Amemou B1, Trabelsi I3, Grissa MH3, Salem NH4, Chadly A4, Douki W1,2, Najjar MF2, Gaha L1.

TEDAVİYE NE KADAR GÜÇLÜ BİR ANTİDEPRESAN İLE BAŞLARSANIZ, ÖMÜR BOYU ORTAYA ÇIKMAYACAK OLAN BİPOLAR TABLONUZ O KADAR HIZLI BİÇİMDE AÇIĞA ÇIKABİLİR.
Vortioxetine yeni ve çok güçlü antidepresan etkiye sahip bir antidepresan ilaç. Antidepresan ilaçların bipolar tabloyu tetikledikleri, hatta bu ilaçların etkisi olmasa ömür boyu açığa çıkmayacak olan bipolar tabloları açığa çıkardıkları bilinir yıllardır. Ancak şimdilerde çok daha güçlü ve kullanımları o kadar kolay olan yeni ilaçlar geliştirildi ve bu durum bipolar hastalığın görülme sıklığını giderek arttırıyor. Makalede bu ilacın güvenli olup olmadığını gösteren veriler henüz eksiktir yazıyor ama dinleyen kim, tüm Avrupa'da piyasaya sürülmüş bile bu ilaç (Data on the safety of vortioxetine for treatment of depressive episodes in patients with bipolar disorder (BD) are still lacking). İntihar oranlarında, şiddet eğiliminde ciddi bir artış var. İşte böyle bir olguyu yayınlamışlar son olarak bir yabancı dergide: Vortioxetine-induced manic mood switch in patient with previously unknown bipolar disorder. Sobreira G1, Oliveira J1, Brissos S1 Rev Bras Psiquiatr. 2017 Jan-Mar;39(1):86. doi: 10.1590/1516-4446-2016-2113.

SSRI GRUBU ANTİDEPRESAN İLAÇLARI BIRAKMAK ZOR
Bu grup ilaçları özellikle yüksek dozlarda kullanan kişiler, bu ilaçları bırakmaya kalktıklarında şiddetli baş dönmesi, aşırı kaygı ve korku, bulantı kusma, uykusuzluk, konsantrasyon güçlüğü, şiddetli mutsuzluk hissi ve ağlama krizleri yaşamaya başlıyorlar. Bu durum aslında bir bağımlılık belirtisi olan çekilme sendromudur. Bağımlılık yapmıyor denilen bu ilaçların bağımlılık yapma riski açısından yeniden değerlendirilmesinde yarar vardır https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/27171568

BİPOLAR HASTALIĞIN NEDENİ, BEYNİN BAZI BÖLGELERİNİN OTONOMİ KAZANMASI OLABİLİR. ANTİDEPRESANLAR BEYİN BÖLGELERİNDE OTONOMİ YARATARAK BİPOLAR HASTALIĞI TETİKLİYORLAR
Beynimizin sağlıklı çalışabilmesinin ön koşullarından birisi de beyin bölgelerinin aralarında eşgüdümlü olarak çalışmaları ve kabaca tüm beynin beyin kabuğunun kontrolü altında etkinlik göstermesidir. Bunun gerçekleştirilebilmesi için bazı bölgelerin baskılayıcı, bazı bölgelerin de uyarıcı etki altında tutulmaları ve bu etkinliğin iyi organize edilmesi gerekir. Bipolar hastalık dediğimiz tabloda, beynin limbik sistem dediğimiz bölgesi otonomi kazanır ve insan düşünerek değil duygularına göre hareket etmeye başlar. Aşırı taşkınlık, dürtülerini kontrol edememe ya da aşırı depresif davranışlar bipolar hastalığın yaygın belirtilerindendir. Antidepresan ilaçların beyinde kindling fenomeni denilen eşik altı epilepsi durumunu tetikleyerek beynin limbik sisteminin otonomi kazanarak bağımsız çalışmasına ve bu nedenle de bipolar hastalıkları tetiklediklerine dair bulgular elimizde bulunmaktadır. Aşağıdaki çalışma bu etkiyi inceleyen bir çalışmadır. Bipolar hastalıklardan kaçınmak için, gereksiz, gerekenden daha yüksek dozda ve gerekenden daha uzun süreli antidepresan kullanımından kaçınmakta yarar vardır. J Affect Disord. 2015 Sep 1;183:57-67. doi: 10.1016/j.jad.2015.04.057. Epub 2015 May 11. Comparison of precipitating factors for mania and partial seizures: Indicative of shared pathophysiology? Bostock EC1, Kirkby KC2, Garry MI3, Taylor BV4.

DEPRESYONUN SEROTONİN DÜŞÜKLÜĞÜNDEN KAYNAKLANDIĞI İNANCI KOCA BİR YALAN OLABİLİR
Depresyonun serotonin düşüklüğünden kaynaklanan bir hastalık olduğu ve sertonini yükseltirsek depresyonun tedavi edileceğine yönelik sava inanç demek daha doğru çünkü bu iddianın doğrudan bilimsel bir kanıtı yok. Bu iddia en çok sertonin yükselten antidepresan ilaçları üreten firmaların sarıldıkları bir iddia ve bu ilaçların satışını patlatmış durumda. Son zamanlarda bu iddiaya dayanarak serotonin en çok bağırsaklara üretildiği için bağırsaklara ikinci beyin deme modası ortaya çıktı. Bizim ruhsal yapımızı geri plana iten bu sav ilginç biçimde ruha inanan muhafazakar kesimde en çok benimsenmiş görünüyor. Depresyon denilen belirtiler yumağının homojen bir hastalık olup olmadığı konusunda tartışmalar sürüyor. İlaç firmaları ya da gıda takviyesi üretip satan firmalar depresyonun somut sorunlardan kaynaklanan bir hastalık olduğu iddiasına sıkı sıkı sarılıyorlar. Depresif belirtilerin birçoğunun sağlıksız beslenme ve yaşam biçimlerinin düzeltilmesi sonucunda düzeldiği bilinen bir gerçek. Beyinde serotonin düzeyinin yükseltilmesinin de depresif belirtileri düzelttiği bir gerçek ama serotoninle aynı etkiyi yapan dopamin, adrenalin gibi birçok başka madde de var. Neden depresyonda bir adrenalin düşüklüğü kuramı geliştirilemediğini adrenalin yükselten antidepresan ilaçların pek tutulmamasına bağlamak sanırım yanlış olmaz. Ya da dopamin yükselten antidepresan ilaçların psikoz yapıcı etkilerinin çok şiddetle gözlenmesi nedeniyle piyasadan çekilmiş olmaları (bakınız; Survector) depresyon için bir dopamin düşüklüğü kuramının geliştirilmesine engel oldu. Artık Survector diye bir ilaç yok piyasada çünkü bu dopamin yükselten antidepresanın kullanan bir çok hasta intihar etti ya da cinnet geçirdi. Ancak depresyon dediğimiz otantik durum bunlardan bütünüyle farklı bir durum. Depresyon terimi 1950’li yıllarda moda olmadan önce melankoli ve manik-depresif hastalık vardı. Manik depresif (bipolar) hastalıklar bugün de depresif belirtilere oldukça yüksek oranda neden olan klinik tablolardır. Ancak bu hastalar yeni nesil antidepresan kullandıklarında maniye giriyorlar. Antidepresan kullanımının 50 kat arttığı son 30 yılda ABD’de bipolar hastalıklar 100 kat artmıştır. Melankoli ise bütünüyle psikolojik bir durumdur. Çocukluk travmalarından güncel travmalara, çiftlik tavukları gibi daracık yaşamlarına hapsolarak yaşayan insanların anlamsızlık içinde yuvarlanmalarından tüketim çılgınlığının getirdiği tatminsizliklere, benlik algısındaki yetersizliklere kadar birçok psikolojik nedeni vardır melankolinin. Bu tür durumları ise ne beslenme ile ne de ilaçla düzeltebilirsiniz. Bu duruma müdahale etmek için kitlesel sosyal müdahalelerden, psikoterapi gibi bireysel müdahalelere, eğitim düzeyinin arttırılmasına, tüketim toplumundan üretim toplumuna geçmeye kadar bir dizi önlem almak gerekiyor.

BİR ERGEN NASIL ÖZENLE BİPOLAR YAPILIR?
“Bakışları değişmişti, herkese öldürecek gibi bakıyordu, hırçınlığı kontrol edilemez düzeydeydi ve hiç söz dinlemiyordu. Çok dik başlı ve asi bir çocuk haline gelmişti. Şimdi ise bir meleğe dönüştü. Gece hiç uyumuyordu, şimdi geceleri mışıl mışıl uyuyor. O dönemde yaptığım bazı şeyleri hiç anımsamıyorum. Aklıma sıklıkla intihar etme düşüncesi geliyordu ve hiçbir şeye tahammül edemiyordum.” Bu satırlar, ergenlik dönemini rahat geçirsin diye çocuklarını bir psikiyatra götüren ve onun önerisiyle çocuklarına antidepresan ilaç başlayan bir anne-babanın çocukları, çocuğun da kendisi hakkındaki ifadeleri. Antidepresan ve dikkat arttırıcı ilaçları kullandıkça çocuk giderek kontrolden çıkıyor ve bipolar tabloya giriyor. Bipolar hastalığın iyileşmesi için ilaçların kesilmesi ile birlikte kısa bir sürenin geçmesi yeterli oluyor. Şu anda ilaç kullanmayan bu genç insan gayet sağlıklı biçimde üniversitede eğitim yaşamına devam etmekte. Hepimizin bildiği gibi ergenlik, gerek toplumsal gerekse biyolojik açıdan yoğun değişimlerin yaşandığı ve bunlara bağlı olarak duygusal dengesizliklerin çok sık gözlendiği bir dönemdir. Bu duygusal sorunlar genellikle zamanla kendiliğinden ortadan kalkar. Daha derin sorunların yaşandığı durumlarda ise genellikle kısa süreli psikoterapi yaklaşımı, psikolojik ve sosyal destek gibi müdahalelerle sorun aşılabilmektedir. Günümüzde sorun yaşayan ergenlere hemen antidepresan ya da dikkat arttırıcı ilaç başlama eğilimi hız kazandı. Hemen ilaç başlamakta acele etmemek gerektiğini bu ilaçların yan etkilerini yaşayan kişilere baktığımızda görüyoruz. ABD’de bipolar hastalıkların son 30 yılda 100 kat artışında, antidepresan ilaç kullanımının 50 kat artmasının ciddi bir katkısı var. İlaçları yerinde, dozunda ve sadece gerçekten bir hastalık varken kullanmaya dikkat edelim.

SADECE SAĞLIKLI BESLENEREK PSİKİYATRİK SORUNLARDAN KURTULMA OLANAĞI VAR MI?
Tabii ki yok. Örneğin obsesyon tablosunu, patolojik yası, travmatik nevrozu, şizofreniyi, bipolar hastalıkları, melankoliyi ya da kişilik sorunlarını sadece sağlıklı beslenerek tedavi etmek olanağı yoktur. Ancak konuyu bu kadar kısa geçiştirmek de doğru değil. Öncelikle sadece sağlıklı beslenerek psikiyatrik hastalıklardan kurtulacağımız iddiası nereye dayanıyor onu irdeleyelim. Hastalık belirtisi olarak ele aldığımız belirtilerin çoğu tek bir hastalığa özel olarak ortaya çıkmazlar ve tek bir belirti genellikle çok sayıdaki farklı hastalıkta gözlenebilir. Klinik deneyim, farklı hastalıklarda ortaya çıkabilen belirtinin aslında ne nedenle ortaya çıktığını ayırmaya yarar. Örneğin baş ağrısı bir hastalık belirtisidir ancak migren, sinüzit, D vitamini eksikliği, somatizasyon bozukluğu, magnezyum eksikliği, beyin tümörü, beyin kanaması gibi birbirinden çok farklı nedenlerle ortaya çıkabilir. Psikiyatrik belirtiler de sadece psikiyatrik hastalıklar nedeniyle ortaya çıkmazlar. Örneğin enerji düşüklüğü, ağlama isteği ve kendini depresif hissetmek gibi belirtiler, depresyon hastalığında ya da uzamış yas (matem) tablosunda ortaya çıkabildikleri gibi, B12 eksikliği, D vitamini eksikliği, kansızlık, tiroid hastalıkları, adiyabet, metabolik hastalıklar, aşırı kilolu olmak gibi durumlarda da ortaya çıkabilen belirtilerdir. Bu nedenlerle ortaya çıkan bu belirtileri sağlıklı beslenerek ortadan kaldırmış oluruz ancak nasıl ki magnezyum vererek başağrısını gidermek, sinüziti ya da beyin tümörünü tedavi etmek anlamına gelmiyorsa, bu da bir psikiyatrik hastalığı düzelttiğimiz anlamına gelmez. Psikiyatrik hastalıklar sadece psikiyatrik tedavilerle düzelirler. Ancak sorun, yanlış beslenme sonucunda ortaya çıkan belirtilerin bir psikiyatrik hastalıktan kaynaklandığını iddia etmekten kaynaklanmaktadır. Aynı basitleştirmeyi, ilaç firmalarının desteklediği, klinik tedavi şemaları öneren "bilimsel" kurumlar da yapmaktadırlar. Bu kurumlar, her enerji düşüklüğü, ağlama, uykusuzluk ya da depresif duygulanım gibi belirtiler yaşayan kişinin depresyonda olduğunu iddia ederek tedavide bir antidepresan ilaç kullanılması gerektiğini iddia etmektedirler. Bu iddia antidepresan ilaç kullanımını patlatmıştır. Antidepresan ilaçların, nedeni ne olursa olsun bu tür belirtileri gidermek konusunda etkili oldukları tartışma götürmez ancak ortada gerçek bir psikiyatrik sorun yok iken antidepresan ilaçların kullanılması bizi bu sorunlardan kurtarırken antidepresan ilaçların yan etkilerine maruz bırakacaktır. Bu nedenle ABD'de antidepresan ilaç kullanımının 50 kat arttığı son 30 yılda Bipolar Hastalıkların oranı 100 kat artmıştır. Bipolar hastalıklar intihar girişimlerinin en sık görüldüğü psikiyatrik hastalıklardır. Hekim olarak neyi tedavi ettiğimizi hastalarımızla paylaşalım, hasta olarak yaşadığımız sorunların nedenlerinin ezbere değerlendirilmesine karşı uyanık olalım. Sağlıklı beslenelim ancak sağlıklı beslenerek yakaladığımız mutluluğun bir psikiyatrik hastalığın tedavi edilmesinin sonucunda ortaya çıkmadığının bilincinde olalım.

İNSAN ZİHNİ BİR MAKİNE DEĞİLDİR
Herkes kendi açısından bakarak insan zihninin basitleştirilmiş bir modelini kurmaya çalışıyor. Psikiyatri ve nöro-bilimciler için insan zihni, serotonin, dopamin gibi birkaç nöro-transmitterin etkisi altında olan bir sistem. Onlara göre bu maddelerdeki dengesizlikler, depresyon gibi ruhsal sorunlar yaşamamıza neden oluyor ve biz bu maddelerdeki azalmaları ya da artışları yeniden dengeye sokarsak bu ruhsal sorunlardan kurtuluruz. Bu bakış açısı tabii ki ilaç firmalarının çok sevdiği ve destekledikleri bir bakış açısı çünkü bu sözde dengesizlikleri düzeltebildiğini iddia ederek piyasaya sürdükleri ilaçlarını neredeyse kullanmayan kalmayacak. Maddi getirisi çok yüksek olan bir inanç yani bu… Şu olguların serotonin düzeyiyle nasıl bir ilgisi var merak etmemek elde değil; bir büyükşehir belediyesinde çalışan bir kontrol mühendisi, yapılan projelerin sakıncalı olduğunda ve değiştirilmesi gerektiğinde ısrar edince başına gelmedik kalmamış ve işinden ayrılmak zorunda kalacak kadar tacize uğramış. Yaşamının geri kalanı sürünmekle eşdeğer… Piyasada işe bulamamış, genç yaşta bu yetenekli insan boş kalmış. Yani doğruları söylediği için iş yaşamı sona ermiş. Ya da 3-4 yaşında tacize uğrayan bir kadın. Ya da doğal yaşamından kopartılmış kitleler. Bu insanların yaşadıkları sıkıntıların ne serotonin düzeyindeki düşüklükle ne de başka bir maddenin düzeyiyle ilgisi var. Diyeceksiniz ki serotonini yükseltince bu insanlar rahatlıyorlar. Bu mantıkla alkol de sosyal fobiyi rahatlatıyor diyelim ve çekingenlik yaşayan insanları alkol vererek tedavi etmeye kalkalım. Bu akıma karşı, asıl sorun beyinde değil bağırsaklarımızda diyen bir başka grup beslenmedeki sorunları öne çıkartıyor ve örneğin depresyonda doğru beslenmediğimiz için bağırsakların yeterli serotonini üretemediğini, doğru beslenirsek serotonin sorunumuz kalmayacağı için depresyon ve kaygı gibi sorunları da yaşamayacağımızı iddia ediyor. Depresyonun serotonin düşüklüğüne bağlı olduğu kanıtlanmış olsa onlara söylenecek bir şey kalmayacak ama depresyon diye bir hastalık gerçekten var mı sorusundan girin de serotonin düşüklüğünün depresyon ya da anksiyete gibi sorunlara yol açıp açmadığının doğrudan kanıtı elimizde henüz yok iken, bu yaklaşımın da insan zihnini ilaç firmaları gibi birkaç maddenin etkisinden oluşan indirgemeci yaklaşımdan pek bir farkı olmadığını görüyorsunuz. İnsanlar bu yola baş koyunca diyete giriyorlar; bağırsakta üretilen serotonini yükseltecekler. Birkaç ay sonra bunun işe yaramadığını görünce diyeti sıkılaştırıyorlar. Giderek karşınıza yeme bozukluğuna kadar varmış, sürekli bağırsaklarını düşünerek yaşayan, yediklerinde gluten var mı yok mu diye kaygı yaşayan bir kişi çıkıyor. Olsun yine de kaygının nedenini değiştirdik derseniz sözüm olmaz tabii. Bilişsel psikologlar için ise zihnimiz bir blgisayar programı gibi çalışır. Eğer yazılım iyiyse insanlar her sorunu aşabilirler. Ama yazılımda ortaya çıkan bir takım hatalar varsa bunlar insanın sorun yaşamasına neden olur. Bilişsel-davranışçı psikolojik yaklaşım bu basit argüman üzerinden sorun yaşayan kişinin programlama sorunlarının düzeltilmesiyle ruhsal sorunların aşılabileceğini iddia eder ve bir bilgisayar programcısının bilgisayar yazılımını ele aldığı gibi insanları karşısına alarak onların zihinlerindeki yanlış programlamanın sonucunda ortaya çıkan yanlış şemaları düzelterek sorunu çözmeye çalışır. Bilinçdışı denilen kavram yoktur bu yaklaşımda ve insan göründüğü kadar olan bir zihne sahiptir. Bu yaklaşımda da tam hastayı düzelttim derken sürpriz biçimde beklenmedik sorunların belirmesi seyrek karşılaşılan bir sorun değildir. Bu yöntemin ABD’de yaygın olarak kullanılmasının onun popüler olmasına etkili olmadığını kimse iddia edemez. Yine zihin aşırı basitleştirilir burada da ve ABD’de ne yapılıyorsa doğrudur inancına yaslanan bir etkisi vardır. Bir de dini yaklaşımlar var. Buna göre bir insan dindar olursa ruhsal sorun yaşamaz inancı temeldir. Bu yönde birçok kitap yazıldı ve oldukça da çok satıyorlar. Ancak geçenlerde bana gelen dindar ve başörtülü öğretmen hanımın şaşırmasına neden olacak nitelikte bir yaklaşımdır bu. Bu öğretmen hanım bana şunu söyledi: “Ben dindar yetişen çocukların yalan söylemeyeceğini, ahlaklı olacaklarını ve okulda onlarla sorun yaşamayacağımızı düşünürdüm. Oysa onlarla da en az diğerleriyle olduğu kadar sorun yaşıyorum ve onların kolaylıkla yalan söylediklerini, beni kandırmaya çalıştıklarını görünce çok şaşırıyorum”. Ahlaklı olmanın sadece dindar olanların özelliği olmadığını görmek şaşırtmış bu öğretmenimizi. Tek başına din de ruhsal olarak sağlam olabilmemize yetmiyor ne yazık ki, keşke öyle olsaydı.

BEYNİMİZ NASIL ÖĞRENİR?
Kalıcı olarak bir bilginin, becerinin ya da davranışın öğrenilmesi için beyinde bir sinir hücresi şebekesinin oluşması gerekir. Bu şu anlama gelir: Öğrenme tek bir alanı kapsamadığı gibi, beynin her bölgesinden sinir hücrelerinin birbirleri ile bağlantılı duruma gelerek bir ağ oluşturmalarını gerektiren bir süreçtir. Öğrenilen bilginin kullanılabilmesi için her defasında aynı ağın etkinleştirilmesi gerekir. Bu yolla milyarlarca sinir hücresi ve her bir sinir sinir hücresinin diğerleriyle yaptığı ortalama 50-60 bin bağlantının oluşturduğu bir ağ kombinasyonu sayesinde sonsuz sayıda bilgiyi depolama olanağını buluruz. Öğrenmenin kodlandığı bir sinir ağının oluşabilmesi için beyin hücrelerine uzun süreli uyarının yapılması gerekir. Bu bizim çalışma dediğimiz eyleme karşılık gelir. Bunun fizyolojideki adı uzun süreli güçlendirmedir (long term potentiation). Yeterli sürece uyarı alan beyin bu uyaran için özel bir sinir hücresi ağı yani bir nöronal şebeke geliştirir. Zengin şebeke sistemine sahip olan bir beyin yeni bir bilgiyi daha hızlı biçimde öğrenebilir ve yeni şebekeleri daha kolay biçimde kurabilir. Alzheimer gibi bunama sorunlarından kurtulabilmenin en başta gelen yolu beynimizin yeni şebeke oluşturma yetisini canlı tutmaktır.

TAVUKLAR NEDEN DEPRESYONDALAR? DEPRESYONUN NEDENİ SEROTONİN DÜŞÜKLÜĞÜ DEĞİLDİR
Quid rides? Mutato nomine, de te fabula narratur (Neden gülüyorsun? Başkalarının başına geldiği için güldüğün bu hikâyeler, aslında senin hikâyendir)- Horace Depresyona girmiş olan tavukların sayısında ciddi bir artış varmış ancak bu tavuklar, tavuk çiftliklerinde hareketsiz olarak kafeslerde tutulanlar arasından çıkıyorlarmış, doğada kendi başına yaşayan tavuklarda depresyon vakası şimdiye dek bildirilmemiş. Çiftlik tavuklarına, daha çok yumurtlayabilmeleri ve etlenmeleri için stres giderici, rehavet verici, iştah açıcı etkileri olan antihistaminik, antidepresan ve kafein kokteyli veriliyormuş. Gece-gündüz döngüsünü hızlandırarak daha çok yumurtlamaları için yapay ışığa maruz bırakılıyorlarmış. Böylece bir taraftan antihistaminik ve antidepresanlarla sakinleştirilen tavuklar, diğer taraftan kafein ile uyanık tutuluyorlar. İşte, bu ilaç kokteyli ile tavuğun stresten uzak olması, iştahının açık olması ve etinin yumuşak olması sağlanıyormuş. Yani sözün kısası bu zavallı tavuklar doğal yaşamlarından kopartılmış, küçük kafeslerin içinde ye-iç-yumurtla döngüsü içinde yaşayan makineler haline getirilmişler. Artık onların çimlerin üzerinde serbestçe dolaşabilme, civcivlerinin yumurtadan çıkışlarını gözleme ve civcivlerini peşlerine takıp anaç tavukluk yapma olanakları kalmamış. Antidepresan, antihistaminik ve kafein verildiğinde ise tavuğun kendisini edilgen bir yumurtlama makinesi olarak görmesi engelleniyor. Mutlu olmaları için hiçbir nedenin bulunmadığı, doğal yaşam koşullarından kopartılmış olan bu tavuklar, ilaçların etkisi altında hayali bir dünyada mutlu biçimde yaşamaya devam ediyorlar. Tavuklar böylece daha yüksek bir kiloya kavuşabiliyorlar ve bolca da yumurtlayabiliyorlar. Şimdi aklınıza insanların arasında da psikiyatrik hastalıkların sıklığının giderek arttığı ve özellikle de depresyonda ciddi bir artış olduğu gerçeği ister istemez geliyordur. Ruh sağlığı açısından tavuklarla benzer bir düzeyde olmak ve buna akıl ve zekâyla bir çözüm bulamamak, hayvanlardan çok daha gelişmiş akla ve zekâya sahip bir canlı olan insan için garip değil mi? İşin daha da garip olan kısmı, günümüzde depresyona giren insana modern tıbbın psikiyatri bölümünün çözüm olarak, ancak tavuklara sunduğu düzeyde bir kafein+antidepresan+antihistaminik kombinasyonu sunabilmesi. Evet, bu ilaçlar belki toplumun %5’i gibi bir kısmı için gerçekten gerekli olabilir ama ya toplumda bu ilaçların kullanım oranı %50’lere yaklaşmışsa? Psikiyatri pratiği, insanlara bol miktarda ilaç kullandırma pratiğine dönüşmüşse? Bu soruların yanıtı için belki de tavuklara kulak vermek gerekiyor. Tavuklar insanlara dönerek şunu söylüyor gibiler: “de te fabula narratur” (benim hikâyemde sen anlatılıyorsun). Tavukların ne demek istediklerini insanlar anlayabiliyorlar mı? Bu kadar insanın sorunu çocukluk travmaları mı, yanlış beslenme mi yoksa tavuklar gibi insanların da doğal yaşam koşullarından uzaklaşıp, metropollerde kulelerin içine hapsedilmeleri, yapay ışıkla uykularının azalmış olması ve üretimci bir toplumun bireyi olamayarak yalnız bir yaşama mahkûm olmaları mı? Binlerce yıldır nice zorlukları aşarak doğanın çetin koşullarına karşı koyabilme becerisini göstermiş olan insanların bilişsel şemaları neden ha bire bozuluyor bu günlerde dersiniz? Ve insanları tavuklar gibi, antidepresan ilaçlarla, bilişsel terapilerle, bugünü yaşa (carpe diem) başka şeyi umursama felsefesiyle içinde bulundukları ortamın olumsuzluklarına duyarsız hale getirerek yaşatmak sağlıklı bir çözüm müdür? Tıp, depresyonun sadece medikal (başlıca ilaçla) tedavisini öne çıkartarak doğru mu yapıyor? Tavuğu yumurtasına yabancılaştıran süreç, insan için de acımasızca işlemekte ve insanlar yaşamlarına ve bedenlerine yabancılaşmaktadırlar. Yaşamın amacı oturtulamayınca, insanlık anlamsızlık içinde boğulmaktadır. Onca bilimsel ilerleme ve teknolojik atılımın ardından insanın kendisini çiftlik tavuğu düzeyinde bulması, açıklanması gereken bir durumdur. İnsan yaşamının anlamını, ya doğayla baş edebilen kişi olarak, ya da doğadan kopuk yaşıyorsa üretken ve neyi ne için ürettiğini bilen bir toplumda yeri olan bir birey olarak bulabilir. Sağlıklı toplum, kendi ihtiyaçlarını üretebilen, neyi, nasıl ve ne zaman yapacağına kendisi karar verebilen, ihtiyaçlarından fazlasını da ihtiyacı olanlarla paylaşabilen bir toplumdur. Sağlıklı bir ruhsal durum sağlıklı bir toplumun bireyi olmakla yakalanabilir. Depresyondaki artışın serotonin ile hiçbir ilgisi yoktur. Kendisine ait doğal koşullarda yaşama olanağı kalmamış her canlı gibi, rekabetçi-tüketim toplumunda yaşamaya mahkum edilmiş olan insanlar için depresyon duyusu dışında bir duygu yaşama olanağı var mıdır?

ANTİDEPRESANLAR DOĞAL SEROTONİN DÖNGÜSÜNÜ NASIL BOZUYORLAR?
Beyin hücrelerimiz uyarıcı ya da uyuşturucu maddeleri üreterek salgılarlar ve bu maddeler yoluyla birbirlerinin üzerinde uyarıcı ya da uyuşturucu etki yaparlar. Salgılanan bu maddeler, başka hücrelerin üzerindeki alıcılara (reseptör) bağlanarak etkilerini gösterirler. Her bir maddenin etki süresi mili-saniyeler düzeyinde çok kısa bir süre zarfında gerçekleşir. Beyin için en büyük tehdit, sürekli olarak bu maddelerden yalnızca birinin ya da birkaçının etkisi altında kalmaktır. Böyle bir durumda beyin anlık gelişmelere kendisini uyduramaz, hep uyarılmış durumda kalır ve hiç uyuyamaz ya da hep uyuşmuş durumda kalır ve uyanamazdı. Beyin uyuşma durumunda sürekli kalırsa tehlikelere anında tepki veremeyiz ya da dinlenme durumunda olması gerekirken sürekli uyarı durumunda kalırsa yüksek düzeyde korku ve kaygı yaşarız. Beynimiz bu maddelerin sürekli olarak etkisi altında kalmaktan kurtulabilmek için çok karmaşık düzenekler geliştirmiştir. Beyin bir maddenin fazlalığı söz konusu ise bu maddenin salgılanmasını ve o maddenin bağlanacağı alıcıların sayısını azaltır. Tersine eğer bir maddenin eksikliği söz konusu ise o maddeyi salgılayan hücrelerin çalışmalarını arttırarak o maddenin salgılanmasını arttırır ve buna ek olarak o maddenin bağlanacağı alıcıların sayılarını arttırır. Antidepresan ilaç kullanarak serotonin, dopamin ya da adrenalin gibi bir maddenin beyindeki düzeyi uzun süreli (6 aydan daha uzun süreler) olarak olması gerekenin çok üzerinde tutulduğunda, beyin ilk olarak bu maddenin etkisini azaltmak için harekete geçerek önce bu maddenin bağlanacağı alıcıların sayısını ciddi biçimde azaltarak kendisini korumaya çalışır. Örneğin serotonin ana maddesi olan triptofan içeren gıdalardan çok miktarda aldığımızda bu önlem yeterli olmaktadır. Ancak 6 aydan uzun süreli yeni nesil antidepresan ilaç kullanılması durumunda bu önlem genellikle yeterli olmamaktadır çünkü yeni nesil antidepresan ilaçlar bu maddelerden birinin düzeyini çok güçlü biçimde arttırırlar. Beyin bu durumda önce bu maddelerin üretimini azaltma yoluna gider. Güçlü yeni nesil antidepresan kullanımı sürüyor ise bir süre sonra bu önlem de yeterli olmaz. Bu durumda beyin bu maddeyi üreten ve salgılayan sinir hücrelerini devreden çıkartma yoluna gitmektedir. Bu işlem sinir hücrelerinde kayba yol açabilecek dereceye ulaşabilir (eksitotoksisite). Bu durumda uzun vadede serotonin, dopamin ya da noradrenalin gibi monoamin nörotransmitterlerin doğal döngüleri kalıcı olarak bozulduğu, bu maddeleri üreten hücrelerin sayısı azaldığı için antidepresan ilaç kullanmayı bırakmak giderek zorlaşmaktadır. Çünkü ilacın kesilmesi durumunda, artık beyin hücreleri ilaç sayesinde yeterli düzeye erişebilen maddenin üretimini yeterli düzeyde yapamamaktadırlar. Beyin doğal olmayan bir etkenin gereğinden fazla ve uzun süren etkisi karşısında kendisini koruyayım derken, kendi hücrelerini feda edecek derecede doğal yapısını yitirme noktasına gelebilmektedir.

BİR ANTİDEPRESANIN SİZİ HİPOMANİYE SOKTUĞUNU NASIL ANLARSINIZ?
Diyelim ki bir süredir antidepresan ilaç kullanıyorsunuz ve hiçbir şeyi yapmayı istemediğiniz, karamsarlıkla dolu günleri geride bırakarak kendinizi daha enerjik, daha hareketli bulmaya başladınız. Tüm bu olumlu gibi görünen belirtilere karşın tedavi yolunda gitmiyor olabilir. Hipomani denilen duygudurumu bozukluğu tam da bu düzelme belirtilerinin ortaya çıktığı sıralarda sinsice yakanıza yapışabiliyor. Hipomani ve mani, gerek intihar eğiliminin çok güçlenmesi gerekse insanın kendisine ve çevresine zarar verici davranışların tetiklenmesi nedeniyle oldukça büyük sorunlara neden olabilecek bir duygudurum bozukluğudur.

    Şu belirtiler varsa hipomaniye giriyor olduğunuzdan kuşkulanmanız gerekir;
    • Psikiyatrınızın tedaviye antipsikotik eklemesine neden olacak derecede sinirlilik ve ajitasyon belirtileri yaşıyorsanız,
    • Canlanma ve enerji artışı sizi daha kavgacı, huzursuz, kolay düşman kesilen, geçmişteki olayların intikamını almaya çalışan birisi haline getirdiyse,
    • Antidepresandan önce kendinizi çok değersiz buluyorken şimdi herkesin kıskandığı büyük bir değer olduğunuzu düşünmeye başladıysanız,
    • Çok kolay karar vermeye, kolay para harcamaya, kolay aşık olmaya, kolay proje yapmaya başladıysanız, aklınıza sürekli yeni ve parlak fikirler geliyor ve bunların hepsini kolayca gerçekleştireceğinize inanıyor olmaya başladıysanız,
    • Yaşamınızdaki her şey artık size çok sıkıcı renksiz geliyor ve sürekli bir değişim arzusu duyuyorsanız, eşinizi, işinizi, evinizi, yaşadığınız yeri terk etme, değiştirme arzusu duyuyorsanız, sürekli olarak yeni şeyler yapma arzusu duyuyorsanız,
    • Kolay tüketmeye başladıysanız, kendi kendinize kalınca hemen canınız sıkılmaya başladıysa, yalnızken hiçbir şeye odaklanamıyorsanız, sürekli tatil ve eğlence içinde yaşama arzusu duyuyorsanız,
    • En önemlisi de antidepresanın verdiği enerji ile tattığınız türlü çeşitli tatların yaşamı anlamlı kılmaya yetmediğini, yaşamın anlamsız ve sıkıcı geldiğini, bu yaşamı bu yüksek tempoda yaşasanız bile anlamsız olduğunu, her şeyi bitirmek gerektiğini düşünmeye başladıysanız aman dikkat, hipomaniye adımınızı atmış olabilirsiniz.


    SEROTONİN EFSANESİNİN KANITI NEREDE?
    Beynimizde serotonin düzeyinin düşmesi depresyonun nedeni olarak gösterilmektedir. Peki bunun doğrudan bir kanıtı var mı? Yok. Zaten insanların beyninden örnek alıp bunu araştırma olanağı da yok. Bu iddianın tek dayanağı, beyinde serotonin düzeyini arttıran ilaçları kullanan kişilerin kendilerini daha iyi hissetmeleri. Bu kanıt ise geçen yüzyılın başında verem hastalığının tedavisi için kullanılan yeni bir antibiyotiğin, haftalardaki olumsuz ruh haline iyi gelen etkisi sayesinde tesadüfen bulunmuş. Ancak şöyle bir sorun var ki sonraki yıllarda beyindeki serotonin düzeyini düşüren ilaçların da insanların iyi hissetmelerini sağladıkları gözlenmiş. Hatta depresyonun tedavisi için kullanılan ve serotonin düzeyini düşürerek etki eden ilaçlar bile var yıllardır kullanılan. Bu muallak duruma karşın depresyonun nedenini hemen serotonin düşüklüğüne bağlamak bir alışkanlık oldu neredeyse. Kendinizi kötü hissedince size son yılların kalıplaşmış sözü söylenir; beyninde serotonin düzeyi düşmüş, yükseltmek için antidepresan kullan. Doğrudan kanıtı olmayan bu inanışa bilimsel bir yaklaşım diyebilir miyiz?

    YENİ NESİL ANTİDEPRESANLAR, ESKİLERİNDEN DAHA TEHLİKELİLER!
    İlk kez antidepresan ilaç olarak kullanılan imipramin adlı molekülün 1950’li yıllarda piyasaya sürülmesinin üzerinden yaklaşık 60 yıl geçti. Bu ilacın piyasaya çıkışından önce depresyon adı verilen bir hastalık henüz ortada yokken, bu ilacın tıp camiasında benimsenmesi üzerine depresyon adı verilen hastalık da 1960’lı yıllarda tanımlandı. Bu gelişmeler, antidepresan adı verilen ilaçların giderek daha çok tüketileceğinin işareti idi ve ilaç firmaları hızla yeni moleküller keşfetmeye soyundular. 1990’lı yıllara dek birinci nesil antidepresanlar olarak adlandırabileceğimiz, imipramin, amitriptilin, nortriptilin, maprotilin gibi trisiklik ya da tetrasiklik yapıdaki moleküllerden oluşan antidepresan ilaçlar bulunmakta idi. Bu ilaçlar serotonin sistemini etkilemenin yanında noradrenalin, dopamin, histamin, asetilkolin gibi diğer sistemleri de etkilemektedirler. Bu nedenle, uyku hali, ağız kuruluğu, kabızlık gibi hissedilir yan etkileri daha fazla olmaktadır. Hissedilir yan etkilerin fazla olmasının ilaç kullanımını kısıtlaması ve süreyi kısaltması nedeniyle ilaç firmaları 1990’larda hissedilir yan etkilerden arınmış yeni moleküllerden antidepresan ilaçlar üretmeye başladılar. Fluoksetin, sertralin, paroksetin, sitalopram, essitalopram, bupropiyon, duloksetin, venlafaksin gibi, sadece bir ya da en fazla iki sistem üzerinde çok güçlü etkili olan bu yeni moleküllerden yapılan yeni nesil antidepresanların hissedilir yan etkileri, eski nesle göre oldukça azdır. Bu durum, bu ilaçların daha yüksek dozlarda kullanımını kolaylaştırdı ve kullanım sürelerini yıllarla ölçülecek sürelere uzattı. Yeni nesil antidepresan ilaçların daha yüksek dozlarda ve daha uzun süre kullanımlarının artışı, en başta bipolar hastalıkların çok daha sıklaşmasına neden olmuştur. ABD, Kanada ve İngiltere’de, daha kolay kullanılabilen yeni nesil antidepresan ilaçların kullanım miktarının 50 kat arttığı son 30 yılda, bipolar hastalıkların görülme sıklığı 100 kat, psikiyatrik sorunlar nedeniyle iş göremez duruma gelen kişilerin sayısı 4 kat artmıştır. İntihar sıklığında bu süre zarfında azalma beklenirken artış olmuştur. Yeni nesil antidepresanlar, hissedilir yan etkileri eski nesil ilaçlardan çok daha az olduğu ve başlandıktan sonra bırakılmaları da çok zor olduğu için, daha yüksek dozlarda ve daha uzun süre kullanılmaktadırlar. Bu nedenle antidepresan ilaç kullanılmayacak olsa ömür boyu hiçbir zaman açığa çıkmayacak olan bipolar hastalık tabloları, süreç içinde çoğu zaman sinsice, bazen de çok hızlı biçimde açığa çıkmaktadırlar. Bugün eskisine göre çok daha sık rastlanır hale gelen bipolar hastalığın en yaygın nedeninin, gereksiz, yüksek dozda ve uzun süre antidepresan ilaç kullanımı olduğunu aklımızdan çıkartmayalım. Çünkü bipolar hastalık, intihar oranının en yüksek olduğu ve insanın yaşamını altüst eden, ağır bir psikiyatrik hastalıktır.

    KAN LİTYUM SEVİYESİ, PSİKİYATRİK HASTALIKLARIN TANISINDA KRİTER OLAMAZ!
    Lityum normalde insanda bulunmayan bir ağır metaldir ve kan ölçümlerinde sıfır olması gerekir. Ancak dışarıdan lityum vücuda verilirse kandaki düzeyi sıfırın üstünde çıkar. Psikiyatride lityum, bipolar tip 1 hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. Lityum hücre zarının geçirgenliğini azaltarak tip 1 bipolar hastalıkta mani nöbetinin kontrol altına alınmasına ya da önlenmesine yardımcı olur. Buna bakarak bipolar hastalığın lityum eksikliğinden kaynaklandığı sonucunu çıkartmak çok yanlıştır. Öyle olsaydı, kimsenin vücudunda lityum normalde bulunmadığı için tüm insanların mani atağı geçirmesi gerekirdi. Bipolar tip 2 ya da 3' de lityum tedavisinin yeri yoktur. Mani atağı sırasında lityum kan düzeyinin 0.8-1.2 mEq/lt, koruyucu olarak da 0,4-0.5 mEq/ lt aralığında tutulması gerekir. Koruyucu amaçla kullanılması için mutlaka en az bir mani atağının geçirilmiş olması gereklidir. Mani atağı geçirmemiş bir kimseye lityumun koruyucu olarak verilmesi tıbbi bir hatadır çünkü böbrek ve tiroid üzerinde çok ciddi yan etkileri olan bir maddedir.
      Akut etkiler:
      • Sindirim sistemine etkileri: bulantı ve diyare
      • Sık idrara çıkma/çok su içme
      • Tremor
      • Kilo alma
      • Bellek bozuklukları
      • Cinsel işlev bozukluğu
      • Dermatolojik bozukluklar (akne, psöriasis)
      • Lityum zehirlenmesi
      Kronik etkiler:
      • Böbrekler: geri dönüşü olmayan yapısal değişiklikler meydana gelir, böbrek fonksiyonları azalır, kronik böbrek yetmezliği ortaya çıkar.
      • Tiroid bezi: anti-tiroid etkisi vardır, tiroid bezinin iyodu tutmasını, hormon sentezlemesini ve sentezlenen hormonun kana salıverilmesini bozar.
      • Paratiroid bez/kalsiyum: lityum böbreklerden kalsiyum geri emilimini arttırır ve paratiroid hormon salgılanmasını uyarır.
      Sonuç olarak, psikiyatrik hastalıklardan korunmak için lityum kullanılamaz! Kaynak: Gitlin M. Lithium side effects and toxicity: prevalence and management strategies. Int J Bipolar Disord. 2016 Dec;4(1):27.

      ASIL SORUN TAM DA BU ŞİDDETLİ OLMADIĞI İDDİA EDİLEN ANTİDEPRESANLAR ZATEN
      Ağız kuruluğu sersemlik kabızlık gibi belirgin yan etkileri yapmayan antidepresanlar ilaç firmaları tarafından hafif ilaçlar olarak pazarlanıyorlar. Oysa bu ni nesil ilaçların SEROTONİN üzerinde yaptıkları etki eski nesil ilaçlardan çok daha güçlü. İntihara sürükleyen yan etki de SEROTONİN üzerinde aşırı miktarda etkili olmalarından kaynaklanıyor. Eski ilaçların çok belirgin ama masum yan etkileri nedeniyle çöpe atılmaları ne yazık ki çok daha korkunç ama sinsi yan etkileri olan yeni nesil antidepresanlarin kullanımlarını arttırdı http://m.bursadabugun.com/…/saffet-sancakli-esinin-intihari…

      HER FIRSATTA İLAÇ İÇİYORUZ
      32 yıl önce tıp fakültesinden mezun olduğumda o günkü yasanın gereği olarak yapmam gereken mecburi hizmetimi tamamlamam için Doğu Anadolu'nun 8-10 bin kişilik bir kasabasına tayinim çıkartıldı. Orada 3 pratisyen hekim olarak 2 yıl hizmet verdik. O yıllarda ortalıkta şimdiki kadar bol psikiyatr da yok antidepresan ilaçlar da. 2 yıl boyunca Doğu Anadolu'nun zor koşullarıyla başarıyla mücadele eden, mutluluk içinde yaşayan insanları ile birlikte oldum, onların yaşama azmi ve sevinci beni çok etkilemişti. Şimdi nüfusu hemen hemen aynı olan o kasabada 12 uzman olmak üzere 27 hekim çalışıyormuş. Tabii ki ilaçlar olmadan yüzyıllardır yaşamını sürdüren bu kadim kasabanın insanları şimdi avuç avuç antidepresan ilaç içiyorlarmış. sadece antidepresan mı? Diğer ilaçların satışları da patlamış. 32 yıl önce ortada olmaya hastalıklar nasıl belirdiler birden bire? Değerli dostum Gülümser bu konuya değinmiş: http://odatv.com/her-firsatta-ilac-iciyoruz-3006171200.html

      ARAŞTIRMACILAR 4 FARKLI TÜR DEPRESYON DURUMU OLDUĞUNU BULMUŞLAR.
      Bu farklı türlerin her birisi farklı tedavilerle iyileşiyormuş. Olsun biz yine de Türkiye'de önümüze gelene antidepresan yazmaya inatla devam edeceğiz. Üstelik sadece psikiyatrlar değil, dahiliyeciler, fizik tedavi uzmanları gibi farklı dallarda uzman olanlar da inatla Antidepresan yazmayı sürdürecekler. Bildiğinden şaşmayan hekimlerimize tebrikler https://www.indy100.com/article/depression-types-symptoms-study-categories-anxiety-insomnia-fatigue-exhaustion-joy-7814356

      PSİKİYATRLAR NEDEN PANİK VE DEPRESYON DIŞINDA BİR TANI DÜŞÜNMÜYORLAR?
      OLGU 1: 70 yaşına yaklaşmış kadın hasta. 3 yıl önce eşinin vefatından sonra yalnızlık nedeniyle yaşadığı sorunlar nedeniyle depresyon tanısı almış ve tedavi için essitalopram, duloxetin gibi antidepresanlar averilmiş. Antidepresan ilaç tedavisinin birinci yılını doldurduğunda uykusuzluk, ajitasyon, çok yüksek sesle ve sürekli olarak konuşma, cinsel istekte artış, öfke kontrolünde güçlük, aşırı para harcama isteği, dikkatte dağınıklık gibi belirtilerle bana geldi. Hastamız antidepresan ilaçların etkisiyle bipolar olmuştu ve mani dönemi içindeydi. Antidepresan ilaçlarını yavaşça keserek antipsikotik ilaçların yardımı ile mani nöbetini yatıştırdım ve hasta eski sakin, uyumlu günlerine yavaş yavaş kavuşmaya başladı. Ancak yaşadığı 3 ay önce yaşadığı fiziksel bir hastalık nedeniyle yapılması gereken tıbbi bir girişim nedeniyle antipsikotik ilaçlarını kesince, bahar aylarının da etkisi nedeniyle nefes darlığı, panik hissi, uykusuzluk gibi belirtiler geri dönmüş. Bu durumu hipomani değil de panik bozukluğu olarak değerlendiren başka bir psikiyatrın ısrarı üzerine yeniden antidepresan ilaç başlamış. Kısa zamanda hipomani düzeyinde bipolar tablo yeniden ortaya çıkınca bana geldi. Yeniden antidepresan ilaçlarını keserek antipsikotik ilaçlara başladık. Yatışması aylar alacak. Bipolar hastalık belirtilerinin panik hastalığı belirtileri ile karıştırılması ciddi sorunlar yaratıyor. Pskiyatrların bu bulguları panik hastalığı ya da depresyon belirtisi olarak değerlendirmeden önce hastanın geçmişini iyi irdelemeleri ve daha önce antidepresan ilaç tedavilerine nasıl tepki verdiğini iyi anlamaları gerekiyor. OLGU 2: 19 yaşındaki hasta, üniversite sınavında barajı aşamayacak derecede başarısız olduğu için dikkat sorunu nedeniyle getirildi. Hastanın öyküsünde, ortaokuldan başlayan sosyal uyumsuzluğu, başarısız yaşıt ilişkileri ve akademik olarak zorlandığı göze çarpmaktaydı. Yaşadığı şehirde ailesinin nüfuzlu olması ve özel okulda durumunun idare edilmesi sayesinde liseyi bitirebilmiş. Ancak psikiyatrlar tarafından ortaokuldan itibaren başlayan sorunlarının depresyona bağlı olduğu düşünülerek bu yıla dek yüksek dozda antidepresan ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılmış. Tabii ki antidepresan ilaçların yan etkisi nedeniyle paranoid hezeyanlar ortaya çıkınca geçen yıl yüksek dozda şizofreni için kullanılan ilaçlar tedavisine eklenmiş. Şizofreni ilaçları dikkati çok düşüren ilaçlar oldukları için de sınav başarısı iyice düşmüş. Bu olguda zeka düzeyinin düşüklüğünde kuşkulandım ve bu nedenle istediğim zeka testinde IQ düzeyi 80 olarak çıktı. Hasta zeka düzeyine uyumsuz hedeflere yönlendirilerek başarısız olduğu için depresif belirtiler ve içe kapanma gibi uyumsuzluk belirtileri göstermişti ortaokuldan itibaren. Bu durumun beyin serotonin düzeyi ile uzaktan yakından ilgisi yoktu ve serotonin düzeyinin yükseltilmeye çalışılması hastaya yarardan çok zarar getirmişti. Eğer hastanın durumu çok önceden doğru teşhis edilebilseydi, yan etkilerini yaşayacağı antidepresan ilaçlar yerine zeka düzeyine uygun hedefler konularak psikolojik sorun yaşamasının önüne geçilebilirdi. Psikiyatrların hastaları değerlendirirken sadece birkaç hastalığı düşünerek tedavi vermeleri bu gibi birçok olumsuz tablonun ortaya çıkmasına neden oluyor. Daha geniş bir çerçeveden hastalara bakmakta yarar var diye düşünüyorum.

      FDA ANTİDEPRESAN İLAÇLARIN İNTİHARI TETİKLEDİĞİ GERÇEĞİNİ GÖZ ARDI EDİYOR
      FDA, ABD'de ilaçların kullanılmasına izin veren kurumdur. Bu kurum antidepresanların gençlerde intiharı tetiklediğini kabul etmiştir ancak yaptığı bir istatistik oyunuyla erişkinlerde böyle bir etkinin olmadığını ileri sürmektedir. Oysa istatistikler doğru değerlendirildiğinde antidepresan ilaçların erişkinlerde de intiharı tetikledikleri görülmektedir https://www.madinamerica.com/2017/05/how-fda-avoided-finding-adult-antidepressant-suicidality/?utm_content=bufferaf554&utm_medium=social&utm_source=facebook.com&utm_campaign=buffer

      SEROTONİN DÜZEYİ DÜŞSE DE BEYİN HEMEN DEPRESYONA GİRMEZ, BU DURUMU DENGELER
      Tutun ki beyinde serotonin düzeyi düştü, ne olur? Söylendiği gibi depresyona mı gireriz yoksa beyin bu durumu dengeler mi? Beyin çeşitli maddelerin düzeylerindeki değişmeyi dengeleyebilecek karmaşık mekanizmalara sahip olan bir organ. Aslında beslenme biçimimize ve bağırsağımızın durumuna göre gün içinde beyin serotonin düzeyimizin dalgalanması mutat bir durumdur. Peki beynimiz serotonin düzeyindeki düşmeye bu kadar duyarlı ve korunmasız mı? Tabii ki değil, beynimiz o kadar karmaşık düzenleme mekanizmalarına sahip ki söylendiği gibi serotonin düzeyindeki düşüklüğün depresyona neden olmasını engelleyebilecek yetiye sahip. Yani bir su deposundan söz etmiyoruz, su düzeyi düşünce işlevi bozulsun. Serotonin düzeyindeki düşüklüğüne karşı beyinde ilk gerçekleşen dengeleme sistemi, serotonin adlı maddeyi salgılayan hücrenin daha hızlı çalıştırılması olur. Beyinde her hücre kendisinin üretip salgıladığı maddenin düzeyini algılama mekanizmasına (otoreseptörler yoluyla) sahiptir. Eğer üretip salgıladığı madde yüksekse hücre az çalışmaya başlar, düşükse fazla çalışmaya başlar. Bu önlem yetmezse serotininin bağlanarak etkisini gösterdiği bağlanma noktalarının (post sinaptik reseptörlerinin) sayısını arttırarak beyin önlem almaya çalışır. Örneğin 100 birim serotonin salgılarken 10 serotonin algılayıcısı varsa, salgılanan serotonin 50'ye düşerse algılayıcıların sayısını 20'ye çıkartır. Sonuçta her durumda 1000 birim etki gerçekleştirilmiş olur kabaca bir benzetme ile. Bu iki mekanizma, hemen devreye giren dengeleme mekanizmalarıdır ama bunlardan çok daha karmaşık onlarca dengeleme mekanizması daha vardır. Yani beynimiz, söylendiği kadar basit bir organ olmayıp, bir maddenin düzeyi düştüğünde bu durumu dengeleyecek onlarca mekanizmaya sahip olan plastik bir organdır. ÖNEMLİ

      OLAN, BEYNİN KENDİSİNİ DENGELEMESİNE YATACAK ZAMANI TANIMAKTIR. İLAÇ TEDAVİSİNDE ACELECİ DAVRANMAK, BEYNİN DENGELEME MEKANİZMALARINI OLUMSUZ ETKİLEMEKTEDİR.
      Serotonin düzeyi düşünce depresyona gireriz gibi basit bir denklemin kurulması kimin işine yarıyor dersiniz?

      BU OLASILIK İNSANIN TÜYLERİNİ ÜRPERTİYOR; TEDAVİ İÇİN VERİLEN PSİKİYATRİK İLAÇLAR MASUM İNSANLARI BİRER CANİYE ÇEVİRİYOR OLABİLİR
      http://kellybroganmd.com/the-violence-inducing-effects-of-psychiatric-medication/?utm_campaign=coschedule&utm_source=facebook_page&utm_medium=Kelly%20Brogan%20MD%20-%20Holistic%20Psychiatrist

      SEROTONİN DEPRESİF BELİRTİLERİ DÜZELTEN TEK MADDE DEĞİLDİR
      Yıllardır elimizde doğrudan bir kanıt olmadan SEROTONİN düşüklüğünü depresyon belirtilerinin tek nedeni olarak ortaya koyma kolaycılığına kapılmış gidiyoruz. Oysa noradrenalin, dopamin, oksitosin, endorfin ve hatta histamin gibi maddeler de DEPRESİF belirtilerin ortadan kalkmasını sağlıyor. Neden özellikle SEROTONİN seçildi bu maddelerin arasından dersiniz? Serotonin yükseltici maddelerin hazırda bulunması ve bunların ilaç olarak piyasaya kolay sürülebilecek durumda olmalarının payı büyük olmuş mudur? Bilim, kâr ettirecek üretim biçimlerini aklama aracına dönüşmüş ise serotonin düşüklüğünün DEPRESİF belirtilerin tek nedeni olduğu savının da sonuna kadar arkasında duracaktır ki ilac firmaları hazırda bulunan ilaçları daha çok satarak daha cok kâr etsinler

      ANTİDEPRESAN İLAÇ TEDAVİLERİNİ NASIL GÜVENLİ HALE GETİREBİLİRİZ?
      Özellikle yani nesil antidepresan ilaçların kullanımının yaygınlaştığı son 30 yılda bipolar hastalıkların sıklığının 50 kat arttığı biliniyor. Buna ek olarak araştırmacılar yeni nesil antidepresanların uzun süre gereksiz biçimde kullanılmalarının beyin hücrelerine hasar verdiğine ve depresyon belirtilerinin sürekli hale gelmesine neden olduğuna inanıyorlar. Ancak psikiyatrların eli hep yeni nesil ilaçları yazmaya gidiyor nedense. Eski nesil ilçlar ilaç değil mi diye sorsı geliyor insanın. Düşük dozda gibi görünen tedaviler aslında çok yüksek dozlara karşılık geliyor. Tabii ki antidepresanları kullanmanın gerekli olduğu yerler var. Bu durumda bu ilaçların olumsuz yan etkilerden nasıl korunabiliriz sorusu akla geliyor. Bunun yanıtı eski nesil antidepresanların kullanımını arttırmakta yatıyor. Tabii ki antideapresanları kullanmanın gerekli olduğu yerler var. Bu durumda bu ilaçların olumsuz yan etkilerden nasıl korunabiliriz sorusu akla geliyor. Bunun yanıtı eski nesil antidepresanların kullanımını arttırmakta yatıyor.mış olmakla aynı etkiyi görüyorsunuz. Eski nesil ilaçları bu kadar yüksek dozda kullanmak olanaklı olmuyor ve genellikle eski nesil ilaçları 10-25 mg gibi düşük dozlarda verdiğinizde (yeni nesil ilaçların yaklaşık olarak 0.1 ile 0.2 miligramına karşılık geliyor) hastaların en az %80'inde iyileşme sağlayabiliyorsunuz. Miligram olarak aynı gibi görünse de yani nesil antidepresan ilaçlar çok yüksek dozlarda ve uzun süre kullanılabildikleri için olumsuz yan etkileri gösterme olasılıkları daha yüksek. Şu tabloya bakarak eşdeğer dozların nasıl olduğunu görebilirsiniz: Eski nesil antidepresanlar: Amitriptilin 250 mg Klomiprmin 200 mg Maprotilin 250 mg Trazodon 600 mg Mianserin 60 mg Yeni nesil antidepresanlar: Fluoksetin 10 mg Sertralin 50 mg Paroxetin 20 mg Sitalopram 20 mg Essitalopram 10 mg Venlafaxin 75 mg Duloksetin 30 mg Gördüğünüz gibi yeni nesil antidepresanların miligramları düşük ancak eski nesil ile kıyaslandığında aslında oldukça yüksek dozlara karşılık geliyorlar. Eski nesil ilaçları düşük dozda kullanarak da hastalığınızdan ve sorunlarınızdan kurtulabilirsiniz üstelik yeni nesil ilaçları tedavi dozu olarak önerilen dozlarda uzun süre gereksiz biçimde kullanarak karşılaşacağınız yan etkilerden de kendinizi sakınmış olursunuz.

      ANTİDEPRESANLARIN YAN ETKİLERİ AZIMSANIYOR MU? LIVERPOOL ÜNİVERSİTESİ'NİN ARAŞTIRMASINA GÖRE ANTİDEPRESANLARIN YAN ETKİLERİ SANILDIĞINDAN ÇOK DAHA FAZLA VE CİDDİ
      Liverpool Üniversitesi'nin araştırmasına göre antidepresanların yan etkileri sanıldığından çok daha fazla ve ciddi. Antidepresanların intihar düşüncesini tetikleyici ve duygusal küntlük yapıcı yan etkilerinin gözardı edildiği ortaya çıktı. Antidepresan reçete edilen 1.829 Yeni Zelandalı üzerinde yapılan bu çalışmada araştırmacılar, katılımcıların yarıdan fazlasının ilaca bağlı psikolojik sorunları olduğu geribildiriminde bulunduğunu gördüler. Araştırmacıların antidepresan kullanımının fayda / zarar oranı konusundaki endişeleri giderek artıyor. Bazı ülkelerde on kişiden birine antidepresan reçete ediliyor. Araştırma grubunun lideri, Liverpool Üniversitesi Psikoloji, Sağlık ve Toplum Enstitüsü profesörlerinden psikolog John Read "Üzüntü ve stresin ilaçla kontrol edilmesi çok tuhaf boyutlara vardı." diyor. araştırmacılar bu ilaçların beyinde hücre hasarına neden olduğuna inanıyorlar: ın fact, the researchers believe that antidepressants may cause neuronal damage and mature neurons to revert to an immature state, both of which may explain why antidepressants also cause neurons to undergo apoptosis (programmed death). Antidepresanların intihar düşüncesini tetikleyici ve duygusal küntlük yapıcı yan etkilerinin gözardı edildiği ortaya çıktı https://www.psychologytoday.com/…/are-the-side-effects-anti… Antidepresanların olumsuz psikolojik yan etkileri: Bu çalışmadaki katılımcıların hepsi son beş senedir antidepresan kullanıyorlardı. Katılımcılar yaklaşık 20 yan etkiyi içeren bir anket doldurdular. 18-25 yaş arasındaki katılımcıların yarıdan fazlası intihar düşüncesi olduğunu bildirdi. Tüm katılımcılar arasında görülen yan etkiler: - Cinsel sorunlar. (% 62) - Duygusal küntlük. (% 60) - Kendi gibi hissetmemek. (% 52) - Olumlu duygularda azalma. (% 42) - Başkalarını daha az umursama. (% 39) - İlaç bırakıldığında çekilme belirtileri görülmesi. (% 55) Profesör Read şimdiye kadar antidepresanların kilo alma, bulantı gibi biyolojik yan etkileri gayet iyi belgelendi ancak neden oldukları psikolojik ve ilişkisel sorunlara pek fazla değinilmemişti. Oysa bunların da çok ciddi boyutlarda olduğu görülüyor. Ayrıca bu çalışma ilaçlar reçete edilirken bu yan etkiler konusunda uyarı yapılmadığını gösteriyor. McMaster Üniversitesi'nce Nisan 2012'de yayınlanan bir çalışma için antidepresanların tüm vücut üzerinde yaptıkları etkiler detaylı olarak değerlendirilmiş ve araştırmacılar yaygın olarak kullanılan antidepresanların hastalara iyilikten çok zarar verdiği sonucuna varmışlardır. Sonuç: Antidepresanların olumlu ve olumsuz yanlarını doktorunuzla etraflıca tartmalısınız. Giderek artan sayıda kanıt antidepresanların ne tam anlamıyla güvenli ne de tam anlamıyla etkili olduğunu gösteriyor, hatta faydadan çok zarar verdiğini gösteriyor. Beyinde hücre hasarı oluşması nedeniyle zihinsel gerileme, araba kullanma gibi yoğun konsantrasyon gerektiren işleri zorlaştıracak konsantrasyon azalması gibi kalıcı etkiler görülüyor. Tüm hastalar, özellikle de yaşlılar, ilaçların kanama riskleri konusunda uyarılmalılar. Yaşlıların gördüğü zararlar çok daha fazla olduğundan mutlaka düşme riski, kanama, inme ve ölüm riskleriyle ilgili uyarılmalılar. Kaynak: https://www.psychologytoday.com/blog/the-athletes-way/201402/are-the-side-effects-antidepressants-underestimated

      DEPRESİF BELİRTİLERİN BAŞTA GELEN NEDENİ SEROTONİN DÜŞÜKLÜĞÜNDEN ÇOK SAĞLIKSIZ BESLENME VE ANLAMSIZ YAŞAM BİÇİMİDİR!
      2016 yılı itibarı ile Türkiye'de yaklaşık 55 milyon kutu civarında antidepresan ilaç tüketilmiş durumda. Bu ilaçların çoğunluğu beyinde serotonini arttıran bir etki yapıyorlar. Psikiyatrların depresif belirtilerle kendilerine başvuran kişilere bu kadar sıklıkla antidepresan ilaç yazmalarının temeli, depresyonun serotonin düşüklüğünden kaynaklandığı biçimindeki inanç. Bu inancın doğrudan bir bilimsel kanıtı yok, zaten psikiyatrların antidepresan ilaç yazdıkları kişilerin beyinlerindeki serotonin düzeyini ölçme olanakları da yok. Depresif belirtiler sadece depresyon hastalığının belirtileri değildir. Sağlıksız beslendiğinizde, örneğin B12 ya da D vitamini düzeyiniz düşükse de depresif hissedersiniz. Depresif hissetmenin en sık rastlanan nedenlerinden birisi de anlamsız bir yaşam biçimidir. Sadece tüketim yapma hedefine yönelik yaşayan toplumların bireyleri derin bir anlamsızlık hissiyle birlikte kendilerini amaçsız ve depresif hissederler. Antidepresanlar, insanların anlam veremedikleri bir yaşamı düşünmeden otomatikleşmiş biçimde sorgulamadan sürdürmelerine yardımcı olmaktadır. Yaşamınızı değiştiremiyorsanız bunu sorgulamayı bırakın, antidepresan kullanın ve düşünmeden yaşayın şiarı, antidepresan ilaç kullanımında serotonin düzeyindeki düşüklükten çok daha etkilidir . Aşırı teşhis bugün psikiyatrinin en başta gelen sorunudur ve aslında beyinlerinde hiçbir biyokimyasal bozukluk olmayan insanların gereksiz yere ilaçlara maruz kalmalarına neden olur. Bunun en başta gelen sakıncası bu ilaçların aslında gerçekten depresyon hastası olmayan kişilerde ciddi yan etkiler yapmalarıdır. Örneğin antidepresanların kullanımının 100 kat arttığı son 30 yılda bipolar hastalıklara yakalananların oranı 50 kat artmıştır. Antidepresan ilaç kullanmadan önce depresif belirtilerin sağlıklı beslenme, sağlıklı yaşam biçimi ve yaşamınızla ilgili sağlıklı bir sorgulamaya gitmenizi sağlayan psikoterapiler yoluyla giderilebileceğini aklınızdan çıkartmayın.

      PSİKİYATRİDE OLMAYAN HASTALIKLAR MI YARATILIYOR, HASTALIK MODELLEMELERİ UYDURMA MI?
      Aşağıdaki yazıda Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Depresyon gibi hastalıklarda ilaç kullanılmasını teşvik eden hastalık modellerinin doğru olmadığı, çoğunun temelsiz kanıtlara dayanan uydurma hastalık modellemeleri olduğu yönünde psikiyatriye yönelik yoğun eleştiriler var (given the lack of evidence, it is time for a "paradigm shift" in how the issues of mental health are understood. The statement effectively casts doubt on psychiatry's predominantly biomedical model of mental distress – the idea that people are suffering from illnesses that are treatable by doctors using drugs). Tabii bu ilaçların, ortada gerçek bir hastalık yokken kullanılmaları durumunda çok ciddi yan etkilerinin olması bu durumu daha da vahim hale getiriyor. Bilim o kadar ilerlemiş ki insanları olmayan hastalıkların varlığına inandırıyor. Bu modellemelerin doğru olduğuna inanan insanlar çocuklarının ellerinden tutup onları ilaç tedavilerine yöneltiyorlar https://www.theguardian.com/…/psychiatrists-under-fire-ment…

      İLAÇ FİRMALARI BİLE ARTIK MUTSUZLUK İLE DEPRESYONUN FARKLI SEYLER OLDUĞUNU SÖYLÜYOR. AMA HALEN MUTSUZ OLDUĞUNUZDA DEPRESYON TANISI ALMANIZIN VE SİZE BİR ANTİDEPRESAN REÇETE EDILMESİNİN OLASILIĞI ÇOK YÜKSEK
      https://www.gsksaglik.com/tedavi-alanlari/cns/depresyon.html

      PSİKİYATRLAR BU ACI GERÇEKLE YÜZLEŞMEK DURUMUNDALAR: İLAÇLAR YARARDAN ÇOK ZARAR VERİYOR OLABİLİR
      Psikiyatride özellikle antidepresan ilaçların kullanımı arttıkça ruh sağlığımız daha fazla bozulmaya yüz tutuyor diye uyarıyor bizi bu makalenin yazarı.Bu bağlamda psikiyatrlar, yardımcı olduklarından daha fazla kişiye olumsuz bir etki yapıyor olabilirler antidepresan ilaçları giderek daha fazla yazarak. ABD'de toplumun %12 si antidepresan ilaç kullanıyor. Buna ek olarak toplumun %10'u da diğer psikiyatri ilaçlarını kullanmakta. Yani yaklaşık 4 kişiden biri psikiyatri ilacı kullanıyor ABD'de. Güney Karolina Üniversitesi'nde psikiyatri profesörü olan Edmund S. Higgins, toplumda bu kadar fazla ilaç tedavisinin yapılmasının sonucunda toplum ruh sağlığında bir iyileşmenin beklenmesi gerektiğini ancak gerçeğin bunun tam tersi olduğunu ve toplumun ruh sağlığının çöktüğünü belirtiyor. Dr. Higgins'in verdiği rakamlara göre, antidepresanların kullanılmaması durumunda intihar oranlarının artacağının söylenmesine karşın,ABD'de antidepresan ilaç kullanımının 50 kat arttığı son 30 yılda intihar oranları tarihsel zirvesini yapmış durumda. Dr. Higgins, psikiyatrinin başarılı olduğu birçok alan olmasına karşın en büyük sorunun özellikle depresyon, anksiyete bozukluğu ve dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gibi hastalıkların tanılarının somut ve objektif veriler olmadan konulması olduğunu belirtiyor. Dr. Higgins bu ilaçların zararlarının özellikle uzun dönemli kullanılmaları sonucunda ortaya çıkıyor olabileceğini belirtiyor. İnsanlık tarihinde tıbbi tedaviden kaynaklanan zararın şimdiye dek görülmemiş bir boyuta ulaştığı bir örnekle karşı karşıya olabiliriz. https://blogs.scientificamerican.com/…/psychiatrists-must…/…

      SORUN DEPRESYON MU YOKSA DEPRESYONU TEDAVİ ETMEK İÇİN KULLANILAN İLAÇLAR MI?
      HABERDE ILAÇ KULLANAN PİLOTLARIN DAHA ÇOK İNTİHAR DÜŞÜNCESİ YAŞADIKLARI BELIRTILMIŞ. ÜSTELİK UÇAĞI YERE ÇAKAN PİLOT DA ANTİDEPRESAN TEDAVİ GÖRÜYORDU http://odatv.com/ucaga-binenleri-bir-kez-daha-dusundurecek-…

      ORTADA GERÇEKTEN BİR HASTALIK VAR MI?
      Modern psikiyatri, depresyon, anksiyete bozukluğu ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHAB) gibi hastalıkların teşhis edilmesi anında, hastanın şikayetlerinin gerçekten bir hastalıktan mı kaynaklandığını ayırabiliyor mu? Bu soruyu sormamızın nedeni, psikiyatrik hastalıklarda gözlenen belirtilerin, aslında başka nedenlerle de ortaya çıkabilmesidir. Bu durumda başka nedenlerle ortaya çıkan bir belirtinin düzeltilmesi için hemen bir psikiyatri ilacı başlamak ne derece doğrudur? Çünkü bilindiği gibi ilaçların hastalık nedeniyle kullanılmaması durumunda yarardan çok zararları söz konusu olmaktadır. Örneğin depresyon, panik bozukluğu, anksiyete bozukluğu ya da DEHAB tanısı konulması için gerekli olan ağlama isteği, hiçbir şeyden zevk alamama, enerji düşüklüğü, isteksizlik, uyku bozuklukları, huzursuzluk, sinirlilik, yorgunluk, bitkinlik, odaklanamama, dikkatini toplayamama, yineleyen ölüm ve intihar düşünceleri, aşırı kaygı ve panik durumları, aşırı hareketlilik gibi belirtiler, bu psikiyatrik bozuklukların dışında, gerekli olan uyku süresinin kısa olması, iyi dinlenememe, D ve B vitaminleri başta olmak üzere vitamin eksiklikleri, magnezyum, çinko eksiklikleri, tiroid işlevlerinde bozukluklar, aşırı kilolu olmak, yanlış ve eksik beslenme, aşırı kanbonhidrat ve şeker tüketimi, gazlı içeceklerin sık tüketimi gibi durumlarda da ortaya çıkmaktadır. Modern tıp, yanlış beslenme gibi basit bir nedenle bile ortaya çıkabilen belirtileri hep hastalık lehine bir kanıt olarak sunmak çabasında olan bir biçimde yapılanmıştır. Basit müdahalelerle, örneğin güneşlenme süresinin uzatılması ya da yağlı beslenmenin karbonhidratlı beslenmeye tercih edilmesi durumunda bile düzelebilecek bu belirtileri temel alarak aceleci biçimde psikiyatrik tanıları koymak, sadece aşırı ilaç tüketimine ve bu ilaçların yan etkilerinin yaşanmasına neden olmaktadır. Psikiyatri, her belirtiyi hastalık teşhis etme gözlüğü ile ele almayı bir alışkanlık haline getirmiş durumdadır. Bu yaklaşımın sonucunda, 1970'lerde yıllık bir milyon kutuyu bulmayan antidepresan ilaç tüketimi 2015 yılında yıllık 55 milyon kutuya, DEHAB tedavisi için kullanılan ilaçlar 1970'lerde yıllık birkaç bin kutu iken 2015 yılında yıllık iki milyon kutuya dayanmıştır. Aşırı ilaç tüketiminin sonucu ise bipolar hastalıkların görülme sıklığında 1970'lere göre 100 kat artış, iş göremez insan sayısında ise 6-7 kat artış olmuştur. Doğru beslenme, vitamin takviyesi, bitkisel kürlerle ve yaşam biçiminde değişiklikler yaparak aşılabilecek sorunlar için ilaç kullanmakta acele etmemekte yarar var.

      PSİKİYATRİDE KULLANILAN HER İLAÇ ANTİDEPRESAN DEĞİLDİR
      Psikiyatride kullanılan ve birbirinden çok farklı etkiler gösteren ilaçların hepsini ne yazık ki antidepresan ilaç olarak adlandırma eğilimi içindeyiz. Bu genelleştirme, ilaçların etkinlikleri ve yan etkileri konuşulmaya başlanınca birtakım yanlış anlamalara ve yanlış uygulamalara yol açmaktadır. Psikiyatri alanında tedavi için kullanılan farklı gruptan ilaçlar vardır ve bunlar farklı hastalıkların tedavi edilmesi için kullanılırlar. Bir hastalık grubu için yararlı olan bir ilaç türü, diğer grup için olumsuz bir etki bile gösterebilir.
        Psikiyatride kullanılan ilaçlar genel olarak şu gruplara ayrılabilirler:
        1. Antidepresanlar: Depresyon olarak adlandırılan sorunun çözümü ve tedavisi için kullanılırlar. Genellikle serotonin adı verilen maddenin düzeyini yükselten bir etki yaparlar. Bunun tam tersine, serotonin düzeyini düşürerek etki yapan ve etkin maddesi tianeptin olan bir ilaç da antidepresan olarak kullanılmaktadır. Bu ilaç grubundaki ilaçlar, depresyon belirtileri için kullanılan dozlardan çok daha düşük dozlarda, kaygı giderici olarak anksiyete ve panik bozukluğu gibi tablolarda da tedavi amaçlı olarak kullanılabilirler. Yan etki olarak bipolar hastalıkları tetikledikleri, psikoz tablosu oluşturabildikleri, kilo artışı ve intihara eğilim yapabildikleri bilinmektedir. Bağımlılık yapmadıkları söylense bile özellikle yeni nesil güçlü antidepresanların 3-4 aydan uzun süre kullanılmalarından sonra bu ilaçların kesilmesi oldukça zor olmakta ve genellikle tedaviler planlandığından çok daha uzun ve yılları alan bir süreyi kapsamaktadır.
        2. Antipsikotikler: Psikoz olarak adlandırılan hastalık grubunun tedavisi için kullanılırlar. Psikozlar, şizofreni, sanrısal bozukluklar ve affektif psikozlar olarak gruplandırılabilirler. Affektif psikozlar, bipolar hastalık olarak adlandırdığımız mani ve hipomani durumları ile psikotik depresyon olarak adlandırılan tabloları kapsarlar. Psikoz tablolarının çoğu ömür boyu sürdüğü için, antipsikotik ilaçların kullanımı uzun vadeli ve bazen de ömür boyu sürebilir.
        3. Anksiyolitikler: Kaygı giderici ilaçlardır ve panik bozukluğu, kaygı bozukluğu gibi tabloların tedavisinde kullanılırlar. Çoğu yeşil reçeteye tabi ilaçlardır ve bunun anlamı ise uzun süre kullanıldıklarında bağımlılığa yol açabilmeleridir. Seyrek ve kısa süreli kontrol altında kullanılmaları gerekir. Bu gruptan yalnız buspiron bağımlılık yapmayan bir ilaçtır.
        4. Psikostimülanlar: Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu adlı hastalığın tedavisinde kullanılan uyarıcı türde ilaçlardır. Kırmızı reçeteye tabi ilaçlardır ve bunun anlamı, çok hızlı biçimde kısa sürede uyarıcı bağımlılığı yapma potansiyellerinin olmasıdır. Bağımlılık yapma potansiyelleri, gerçekten bir beyin sorununa bağlı olarak dikkat sorunu yaşayan ufak bir grup hastada kullanılırken çok sorun yaratmazken, hastalık çerçevesinin hasta olmayanları da kapsayacak biçimde genişletilerek beyin yapısında sorunu olmayanları da kapsayarak her dikkat eksikliği sorununda kullanılması sonucunda çok daha artmaktadır. Bu nedenle bu ilaçların kullanılmasını gerektirecek hastalığın teşhisinin çok hassas bir biçimde yapılması gerekir.
        5. Duygu durum düzenleyicileri: Bipolar ve unipolar duygudurum bozukluklarında kullanılan ve duygusal dalgalanmaları istikrara kavuşturmayı amaçlayan ilaçlardır. Bu ilaçları kullanmaktaki amaç, antipsikotikler ve antidepresanlar gibi daha ağır ilaç tedavilerine gerek duyulmasına neden olan atakların engellenmesidir. Lityum, bu ilaçların en eskisi ve en çok bilinenidir. Bunun yanında, karbamazepin, valproik asit ve lamotrijin gibi bazı epilepsi ilaçları, duygudurumu düzenleyicisi olarak kullanılmaktadır.
        Sonuç olarak birçok yan etkileri olan antidepresanlara ve psikostimülanlara daha az muhtaç olmak için sağlıklı beslenmeye önem verelim, egzersizi ihmal etmeyelim, stresle başa çıkma becerilerimizi geliştirelim.

        ANTİDEPRESANLAR İNTİHAR RİSKİNİ 2 KAT ARTTIRIYOR!
        Bu başlık ve aşağıda okuyacağınız haber NTV'den... "Antidepresanlar intihar riskini 2 kat artırıyor Danimarka'da araştırmalar yapan bilim insanları, terapi ile tedavi edilebilecek hastaların antidepresan kullanmasının intihar riskini 2 kat artırdığını ortaya çıkardı. Yapılan son araştırmalarla, sağlıklı insanlarda antidepresan kullanımının intihar riskini iki kat artırdığı sonucuna ulaşıldı. Kopenhag Üniversitesi'nde yapılan araştırmada herhangi bir ruhsal sıkıntısı olmayan kişilerde antidepresan kullanımının kendine zarar verme ve intihar eğilimine olan etkisi mercek altına alındı. İngiltere merkezli "Journal of the Royal Society of Medicine" tıp dergisinde yayınlanan araştırmada 612 hastanın geçmiş antidepresan kullanımları incelendi. Çalışmanın sahibi Profesör Peter Gotzsche, antidepresanın sağlıklı insanlarda intihar riskini artırdığını gerçeğinin yanında, doğru bilinen bir yanlışı da ortaya çıkardı. Eski tahminlerin aksine antidepresanların sadece çocuklar ve ergenlerde intihar ve zarar verme eğilimini artırmadığı, bu ilaçların yetişkinler üzerinde de aynı etkiyi yapabileceği ispatlandı. Gotzsche, bunun ölümcül bir yanılgı olduğunun altını çizdi.

        YENİ BİLGİLER GENELLEME İÇİN YETERLİ Mİ?
        Profesör Gotzsche araştırma sonucunda antidepresanlar hakkında elde edilen yeni bilginin genellenemeyecek kadar az olduğuna da dikkat çekti. Bazı uzmanlar da bu noktadan yola çıkarak ikna olmadıklarını belirtiyor. Antidepresanın zararlı olabileceğini inkar etmeyen uzmanlar, yine de yararının zararına kıyasla daha fazla olduğunu kabul etmeye devam ediyor. HER 11 İNSANDAN BİRİ KULLANIYOR İngiltere'de 2004 yılında 29 milyon olan antidepresan içeren reçete sayısı, 2014 yılında 57 milyona yükselmişti. Ayrıca ülkede her 11 insandan biri antidepresan kullanırken bu oran İngiltere'yi Avrupa'da 4. sıraya yerleştiriyor.

        DEPRESYON NEDEN KAYNAKLANIYOR?"
        Görüntü kaynaktaki videoda Kaynak: http://www.ntv.com.tr/saglik/antidepresanlar-intihar-riskini-2-kat-artiriyor,BeBJWVi65US6nQtnERmkIQ?_ref=infinite

        GEBELİĞİNDE SSRI GRUBU ANTİDEPRESAN KULLANAN ANNELERİN ÇOCUKLARINDA KONUŞMA BOZUKLUKLARI ARTIYOR
        http://edition.cnn.com/…/antidepressants-ssris-…/index.html…

        DEPRESYON VE ANTİDEPRESANLARLA İLGİLİ MANTIK HATALARI
        İlaç firmalarının amigoları, antidepresan ilaçlarla ilgili olarak yaptığımız toplumu bilinçlendirme çalışmalarını anti-psikiyatri çalışması olarak nitelendiriyorlar. Büyük kısmı profesör ve doçent unvanlı bu kişilerin yanıldığı nokta ise bizim değil kendilerinin anti-psikiyatri pratiği içinde olmalarıdır. Psikiyatri, ilaçların ortada olmadığı dönemlerde temeli atılmış ve 1980’lerde antidepresan ilaçlar piyasaya yoğun biçimde sürülmeye başlanıncaya kadar yaklaşık yüz yıl gibi bir süre boyunca ilaçların çok fazla kullanmadığı bir uzmanlık dalıdır. Bu uzmanlık dalının, şu anda her sıkıntılı insana depresyon tanısı koyarak antidepresan ilaç yazan, her dikkati dağınık çocuğa dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanısı koyarak psikostimülan ilaç yazan bir psikiyatri ile nasıl bir ilgisi var? İlaç firmalarının amigoları kendilerini psikiyatri taraftarı ilan ederek ve karşılarındakileri de anti-psikiyatri ilan ederek dünyanın en büyük kandırmacasını yapıyorlar. İlaç firmalarının amigolarının yaptıkları mantık çarpıtmalarını bir kez daha sizlerin dikkatine sunmak istiyorum. Somut bir kanıta ve çalışmaya dayanmayan iddiaları şunlardır: 1- Depresyon, beyinde serotonin düzeyinin düşmesinden kaynaklanır Bu iddianın hiçbir doğrudan kanıtı yoktur ve bunu şu ana dek doğrulayacak hiçbir doğrudan çalışma yapılmamıştır. Böyle bir çalışmayı insanlarda yapmak şu anki teknolojik olanaklarla mümkün değildir. Hayvanlarda kurulan depresyon modelleri ise bu iddiayı kanıtlayabilecek düzeyde mükemmel değildir. Yani şu ana dek dünyada kimse, depresyona girmiş olduğu iddia edilen kişilerin beyinlerindeki serotonin düzeyini ölçerek sağlıklı kişilerinki ile kıyaslayıp, depresyonda olan kişilerin serotonin düzeyinin sağlıklı olanlardan daha düşük olduğunu gösteren bir çalışma yapmamıştır. 2- Serotonin düzeyini yükselten ilaçların depresyonu tedavi etmesi, depresyonun serotonin düşüklüğünden kaynaklandığının en sağlam kanıtıdır Birincisi, depresyon tablolarına serotonin düzeyini yükselten ilaçlar kadar serotonin düzeyini düşüren ilaçlar da iyi gelmektedir. Hatta tüm dünyada antidepresan olarak kullanılan ve beyinde serotonin düzeyini düşürerek etki edip depresyon hastalığını düzelten ilaçlar vardır. Demek ki bu dolaylı kanıt, bir mantık oyunu ile serotonin teorisinin dayanağı haline getirilmeye çalışılmaktadır. İkincisi, bir maddenin bir ruhsal sıkıntıya iyi gelmesi, illa ki beyinde o maddenin düşük olduğunu göstermez. Örneğin kaygısı çok yüksek olan bir kişiye alkol verdiğinizde onun kaygısının azaldığını görürsünüz. Bu durum nasıl ki bizim o kişinin beyninde alkol düzeyinin düşük olduğunu ileri sürebilmemiz için yeterli bir kanıt olamazsa, serotonin yükseltici ilaçların depresyona iyi gelmesi de beyinde serotonin düşüklüğünün bir kanıtı olamaz. Alkolü bu etkisi nedeniyle bir ilaç olarak kullanmaya başladığımızı düşünebiliyor musunuz? Alkolün sakıncaları ve bağımlılık yapıcı etkisi herkesin malumudur. Buna benzer olarak içine kapanıklık ve sosyal fobi yaşayan bir kişiye kokain verdiğinizde onun çok dışa dönük ve cesur bir duruma gelmesi, kokainin bir ilaç olabileceği ve beyinde eksik olan bir maddeyi yükselterek tedavi ettiği anlamına gelmez. Yani bir madde beyin üzerinde belli bir etki yapabilir ancak sorunun açıklamasını doğrudan o maddenin yaptığı etkinin üzerinden kurmak bir mantık oyunudur ve beyin bu kadar basite indirgenemeyecek kadar karmaşık bir organdır. 3- Serotonin yükselten antidepresan ilaçlar beyin hücrelerine hiçbir zarar vermezler Serotonin teorisinin depresyon için bir model olmasının kanıtı, yaklaşık seksen yıl kadar önce bulunan o dönem için yeni ve daha etkili olan bir tüberküloz ilacını kullanan hastalarda depresyon belirtilerini azaltmasından gelmektedir. Bu dolaylı kanıt, birçok serotonin yükseltici ilacın kontrolsüz biçimde her sıkıntı yaşayan kişiye reçete edilmesine yol açmıştır ve günümüzde depresyon tanısının aşırı biçimde konulduğu göz önüne alınırsa, hasta olmayan birçok kişinin bu ilaçlara maruz kaldığı söylenebilir. Zaten yukarıda belirttiğim gibi, serotonin düşürücü ilaçların ve adrenalin, dopamin gibi serotonin dışındaki başka maddelerin üzerinden etki eden başka ilaçların da depresyona iyi geldiği düşünülürse sorunun sadece serotonin düşüklüğü ile açıklanamayacağı ortadadır. Bu durumda beynimizin çok uzun bir süre boyunca serotonin düzeyini gereğinden fazla yüksek tutan ilaç tedavilerine maruz bırakılmasının bir sakıncası yok mudur? İlaç firmalarının amigoları olmadığını söylüyorlar. Ancak serotonini uzun süre yüksek tutan ilaçların beyin hücrelerinde zedelenmeye yol açtığını gösteren birçok hayvan deneyi yapılmıştır ve bu deneylerin sonuçları tartışılamayacak derecede açıktır. Bu deneylerin sonuçlarından Antidepresan Tuzağı ve Yaramaz Çocukları İlaçlamayın adlı kitaplarımda söz ettim. Böyle bir deneyin insanlarda yapılma olanağı olmadığı açıktır. Beyin yapımızın daha gelişmiş bir yapı olmasına karşın hayvanlarınkinden temelde farkı olmadığı göz önüne alınırsa aynı hasarın uzun süre serotonin yükseltilmesine maruz kalan insanlarda da olacağını söylemek zor olmayacaktır. Bir de ek olarak depresyon tanısının günümüzde olması gerekenden çok daha sık konulduğu, ilaç tedavilerinin bir kez başlandığında uzun süre bırakılamadığı için yıllarca kullanıldığı düşünülürse durumun vahameti daha da fazla açığa kavuşacaktır. Bu ilaçların insanda zararlı olduğunu kanıtlasınlar diyenlere öncelikle onların zararlı olmadıklarının kanıtlanması gerekir diyoruz. Beyin hücrelerinin üzerindeki hasar nasıl gerçekleşmektedir. Hekim diploması almış ve hastalarına beyine yönelik ilaç kullanan kişilerin eksitotoksisite adlı patofizyolojik olaydan haberdar olmaları gerekir. Beyin, kullanabileceği alan çok dar olduğu için işe yaramayan hücrelerini temizleyerek kendisine yer açmaya çalışır. Serotonin düzeyinin uzun süre yapay bir biçimde yüksek tutulması sonucunda beyin serotonin salgılayan hücrelerine gerek kalmadığını düşünerek onların sayısını ya da birbirleriyle yaptıkları bağlantıların sayısını azaltabilmektedir. Bir beyin hücresinin salgıladığı maddenin uzun süre ortamda bulunması nedeniyle kendi faaliyetini durdurarak uzun vadede küçülerek yok olması olayına eksitotoksisite denir. Antidepresanların uzun süre kullanılması eksitotoksisiteyi arttırarak beyine hasar vermektedir. Bu durum hayvanlarda gösterilmiştir. Bu nedenle antidepresan ilaç tedavilerinin altı aydan uzun süre kullanılması risklidir. Bundan daha uzun süre kullanılmaları durumunda zararsız olduklarını gösteren hiçbir çalışma ve araştırma yapılmamış olduğu halde ilaç firmalarını amigoları, kendi kafalarından bu ilaçların riskinin olmadığına dair kanıt üretmektedirler. Bu kanıtları evlerinin hangi bölgesinde ürettiklerini gerçekten merak ediyorum. Yazı uzadı, yazımı antidepresan ilaçların etkili olduğunu gösteren tüm çalışmalarda sorun olduğunu ve bu çalışmaların geçersiz olduğunu, antidepresan ilaçların söylendiğinin aksine hiçbir işe yaramadığını anlatan Antidepresan Efsanesinin Sonu adlı kitabı ve ilaç firmalarını ‘bilimsel’ olarak adlandırdıkları araştırmaların ne kadar baştan savma yapıldığını anlatan Beyaz Önlük, Siyah Şapka adlı kitabı anımsatarak noktalamak istiyorum.



        DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU ÇOĞUNLUKLA TANISININ AŞIRI BİÇİMDE KONULDUĞU VE UYDURMA BİR TANI HALİNE DÖNÜŞTÜĞÜ İLERİ SÜRÜLÜYOR
        Harvard'ın ünlü hocasına göre çocuklara konulan Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHAB) tanılarının çoğu gerçek değil. Hekimlerin elinde bir ilaç varsa, hekimler ona uygun hastalığı teşhis etmeye daha yatkın oluyorlar-Kagan, Harvard'ın ünlü hocası, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHAB) adlı hastalık teşhislerinin çoğunlukla gerçek olmadığını, abartılı biçimde yanlış konulan teşhislerin çoğunlukta olduğunu belirtiyor. 20. Yüzyılın sayılı araştırmacıları arasında gösterilen ve gelişimsel psikoloji dersleri veren Jerome Kagan, DEHAB adıyla anılan hastalığın, yalnızca ilaç firmalarına ve psikiyatrlara yarayan bir icat olduğunu belirtiyor. Net olmayan tanı ölçütleriyle yapılan psikiyatri pratiğinin, aslında hasta olmayan kişilere hastalık tanısı konulmasını teşvik ettiğini, bu nedenle de başta ABD'de bu hastalık tanısının konulmasında füze gibi bir artış olduğunu söylüyor Spiegel'deki söyleşisinde. Kagan elli yıl önce tembel olarak nitelendirilen her çocuğa şu anda DEHAB tanısı konulmasını açıkça eleştiriyor. Okulda sorun yaşayan her çocuğun hekime yönlendirildiğinde DEHAB hastalığına sahip olduğu iddia edilerek Ritalin ve benzeri ilaçlar yazıldığını belirten Kagan, bu çocukların %90'ının beyninde dopamin metabolizması bozuk olmadığı için bu tür ilaçlardan uzak durulması gerektiğini, çünkü bu ilaçların dopamin metabolizması bozuk olmadığı durumda kullanılmaları halinde şiddetli bağımlılık yapmak gibi çok ciddi yan etkilerinin olduğunu belirtiyor. Dr. Mutluhan İzmir/Psikiyatrist - Psikoterapist Kaynak: http://www.organicandhealthy.org/2017/01/renowned-harvard-psychologist-says-adhd.html?m=1

        ÇOCUKLARA BU İLAÇLARI VERMEDEN ÖNCE 10 KERE DÜŞÜNÜN
        Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) adlı hastalıkla ilgili en büyük sorun aşırı teşhis. Bunun anlamı, hasta olmayan ama başka nedenlerle dikkatleri azalmış ya da hiperaktivite gösteren çocukların da bu hastalık adı altında hasta grubuna dahil edilmeleri. Aslında bu çocuklar, DEHB adlı hastalığa sahip olmadıkları için, bu hastalığa yönelik olarak kullanılan ve amfetamin grubuna dahil olan ilaçları da kullanmaları gerekmiyor. Bu ilaçların hasta olmayan ama başka nedenlerle dikkat eksikliği yaşayan çocuklarda kullanılmaları durumunda, çok ciddi yan etkiler ortaya çıkıyor.

          Bu yan etkiler sırasıyla şunlardır:
          1. Gerçekten bu hastalığa sahip olan çocuklarda bağımlılık yapmayan bu ilaçlar, hasta olmayan çocuklarda kullanıldıklarında çok hızlı biçimde bağımlılık yapıyorlar. Bu nedenle, gereksiz kullanımlarının kısıtlanabilmesi amacıyla, bu ilaçların yazılması kırmızı reçeteye tabidir. Kırmızı reçetenin anlamı, bu reçeteye yazılan ilaçların şiddetli bağımlılık yapma riskinin bulunduğunu göstermeye yöneliktir. Bu ilacı bir kez kullanan gençler, hasta olmasalar da yeniden bu ilacı kullanmak istemekte, ilaca ulaşabilmenin çeşitli yollarını aramaktadırlar. Bu uyarıcı ilaçlara kısa süreli bir kullanımla bağımlı hale gelmek çok kolaydır ve yasal yollardan bu ilaçlara ulaşamayanlar ise uyarıcıları yasa dışı yollardan elde etme eğilimine girmektedirler ki bu da gençlerin, ekstazi, kristal amfetamin, kokain gibi daha tehlikeli uyarıcı maddelerle tanışabilmelerinin yolunu açmaktadır. Psikostimülanlar arasında çapraz duyarlılaşma bulunduğu için amfetaminlerle kokain ve eroin arasında çapraz tolerans ve duyarlılık gelişme riski vardır ve bu durum, kokain, ekstazi gibi başka uyarıcı maddelere bağımlılığa da yol açabilir (Aizenstein). Farklı da olsa her psikostimülan maddenin tekrarlayan kullanımı, diğer tüm psikostimülan maddeler için ilaç bağımlılığı riskini arttırır (Robinson). Metilfenidat kullanan gençlerde alkol dâhil başka maddeleri kullanma sıklığı diğer kişilere göre daha fazla olduğu için, metilfenidat kullanırken alkol alma sıklığı yüksektir. Etilfenidat adlı metabolitin ani ölümlere yol açtığı bilinmektedir ve 2013 ile 2014 yılları arasındaki bir buçuk yılı kapsayan sürede Doğu İskoçya’da bu nedene bağlı 16 adet (beşi sadece etilfenidata bağlı, diğerleri etifenidat ile birlikte çoklu maddeye bağlı) ölüm olgusu bildirilmiştir (Parks).
          2. Bu ilaçların gerçekten etkili olup olmadıkları ile ilgili kesin kanıtlara ulaşabilmemiz için henüz eldeki veriler yeterli değildir ve yeni araştırmalara gerek duyulmaktadır (Fredriksen, Storebø 1). Bundan daha da önemlisi ise bu ilaçların, uzun vadede kullanılmaları durumunda zarardan çok yarar getirdikleri ile ilgili elimizde kesin kanıtlar henüz yoktur (Zito 2007, Rowan, Trenque). Bu ilaçların etkili olup olmadıkları henüz kesin olarak bilinmiyor ama bağımlılık yapma gibi yan etkileri ile ilgili bilgiler kesindir. Laboratuar deneylerinde, bu ilaçların deney hayvanlarında kalıcı hafıza bozuklukları, bilişsel işlev bozuklukları yaptığı görülmüştür (Motaghinejad, Arnsten 2005, Levin, Scherer). Buna ek olarak bu ilaçların uzun vadede olumlu etkilerinin ortadan kalktığına hatta kalıcı olumsuz etkilerin nedeni olduklarına yönelik bulgular da bulunmaktadır (Buoli, Rowan). Örneğin bir beyin görüntüleme çalışmasında, metilfenidatın kısa vadedeki olumlu etkilerinin oluşturduğu düzelmelerin, uzun vadede ortadan kalktığı gösterilmiştir (Salavert).
          3. Amfetaminler, beyne doğrudan hasar verebilme potansiyeli olan ilaçlardır (McCann). Bu ilaçların beyinde hasar verici etkilerinin çok düşük dozlarda bile görülebildiğini ortaya koyan çalışmalar vardır (McCann, Gauzoulis-Mayfrank). Bu hasarın, hayvanlar üzerinde amfetamin türevleri uygulanarak, beyin hücrelerinde azalma ve yok olmaya varacak dereceye varabildiği görülmüştür. Bu tür bir hasarın gerçekten oluşabildiğini destekleyen çalışmalar vardır (Schmitz, Rowan). Metilfenidatın, glutamat etkinliğini arttıran bir madde olarak beyinde hücre kaybını tetikleyebileceği ile ilgili bulgular elde edilmektedir (Guillem). Bu bulgular tüyleri diken diken edebilecek türdendir çünkü beynimiz hücre kaybının telafi edilemeyeceği bir organdır. Özelliklede çocukluk ve gençlik çağında beynimizin bu tür bir kayıpla karşılaşması, yerine konulması güç olumsuz etkilerin yaşam boyunca ortaya çıkabilmesi riskini doğurmaktadır. Deri, karaciğer gibi organların hücreleri kendilerini yenileyebilmektedirler ancak beynimizde hücre kaybının telafi edilmesi olanağı yoktur. Beyinde hücre kaybı demek, beyin işlevlerinin giderek zaafa uğraması, hatta bütünüyle yitirmesi ve Parkinson, erken bunama gibi yıkıcı hastalıklara yakalanma olasılığının ortaya çıkması anlamına gelmektedir.
          4. Metilfenidat, 2000 ile 2009 yılları arasında İngiltere’de yapılan çalışmada, çocuklarda en çok yan etki yapan ilaç olduğu saptanmış olan bir ilaçtır (Hawcutt). Metilfenidat, kötüye kullanım riski en yüksek olan ilaçlardan birisidir ve bu ilacın kötüye kullanımı ile bu ilaca karşı gelişen bağımlılık sorunu, çok büyük bir toplum sağlığı sorunu haline gelmeye başlamıştır (Teter 2003, Clemow 2015). Fransa’da yapılan bir çalışmada, metilfenidat kullananların %40’ının hastalık dışındaki nedenlerle bu ilacı tükettikleri ortaya konulmuştur (Trenque).
          5. Özellikle 1990lardan sonra çocuk ve gençlerde kullanımı hızla artan bu ilacın, lenfositik lösemi gibi bazı kanserleri arttırabileceğine dair şüpheler bile yeterince araştırılabilmiş ve bu konulardaki güvenilirliği saptanabilmiş değildir (Zito 2007).
          6. Bu hastalığın tanısı genellikle çocukluk ve ergenlik döneminde konulduğu için, hormonal olarak çok etkin olunan ve cinsel gelişim ile beyin gelişiminin yoğun olduğu bir dönemde bu ilaçların kullanımına başlanmaktadır. Ergenlik döneminde metilfenidat kullanarak dopamin taşıyıcı proteinlerin engellenmesi, beyindeki dopamin düzeyimizin en yüksek olması gereken ergenlik dönemimizde beyin gelişimimiz için büyük bir risk oluşturmaktadır. Bu engelleme işleminin beyinde mezensefalik dopamin sinir hücrelerinde değişikliğe neden olarak uzun vadede beynimizin bilişsel işlevlerle ilgili, duygularla ilgili ve ödüllendirmeye duyarlılık ile ilgili merkezlerinde olumsuz bir takım değişimlere neden olması olasılığı vardır (Guarraci). Bu etkiler yaşam boyu sürebilecek ve kalıcı olabilecek olumsuz etkilerdir. Bu ilaca uzun süreli ve yüksek dozlarda maruz kalan deney hayvanlarında, duygusal tepkilerin bozulduğu, hafızanın zayıfladığı ve erişkinlikte diğer uyarıcılara olan duyarlılıkta ve yönelimde artış olduğu gözlenmiştir (Bolanos, Brandon, Carlezon 2003, LeBlanc-Duchin). Yani Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma misali, dikkati arttıracağız, hafızamızı güçlendireceğiz derken bu ilacı kullandığımızda, bir süre sonra dikkat işlevimizin ve hafızamızın kalıcı olarak bozulması olasılığı ortaya çıkmaktadır.
          7. Erken dönemlerde metilfenidat adlı ilaca maruz bırakılan deney hayvanlarının, ilaç uzun süre önce kesilmiş olsa dahi, erişkinliklerinde ilgi kaybı, cinsel işlev bozuklukları, öğrenme güçlüğü gibi sorunlar geliştirdikleri gözlenmiştir (Guarraci, Rowan). Ek olarak tedavi dozunda uzun süre bu ilaca maruz bırakılan dişi deney hayvanlarında cinsel gelişim bozuklukları, adet düzensizlikleri, cinsel davranış bozuklukları, cinselliğe ilgide artış, alkol kullanmaya eğilimde artış gibi davranışların ortaya çıktığı gözlenmiştir (Guarraci). İnsanlar açısından buna yakın bir bulgu veren bir çalışmada, metilfenidat kullanan gençlerde, aralıklı ve aşırı alkol kullanımı ile diğer maddeleri kullanma eğiliminin, bu ilacı kullanmayan gençlere kıyasla belirgin olarak daha fazla olduğu gözlenmiştir (McCabe).
          8. Psikostimülanların erken yaşta kullanımının beynin çeşitli bölümlerinde hücre gelişimini engellediği ve ileriki yaşlarda beyinde hücre kaybına ve uzun süreli hafıza bozukluklarına yol açabildiği gösterilmiştir (Lagace, LeBlanc-Duchin). Metilfenidat ile yapılan hayvan deneylerinde, erken yaşta ve uzun süre bu ilaca maruz bırakılan hayvan beyin hücrelerinde, özellikle beynin pre-frontal korteks olarak adlandırdığımız ön kabuk bölgesinde, moleküler-genetik düzeyde kalıcı değişikliklerin ortaya çıktığı gösterilmiştir (Tenenbaum).
          9. Bunların sonucunda beynin ödüllendirme sisteminde erişkinlikte de süren bozulmalar, depresif belirtilerde ömür boyu sürebilecek artışlar (kendini iyi hissedememe, hiçbir şeyden keyif alamama gibi) görülebilmektedir (Carlezon 2004). Bütün bunlar yeni ilaçların ve başka tedavilerin daha fazla kullanımını gerektirecek psikiyatrik sorunlarla ömür boyu boğuşmanın gerekeceği anlamına gelmektedir. Örneğin ömür boyu süren depresyon hastalığı ortaya çıkabilmektedir. Bunlara ek olarak, amfetamin grubu ilaçların kullanımının, ilerleyen yaşlarda Parkinson hastalığı riskini arttırma olasılığı da saptanmıştır (McCann).
          10. Son zamanlarda metilfenidat kullanırken kalp krizi geçirerek yaşamını yitiren vakalar bildirilmeye başlamıştır (Munk). Metilfenidatın, uyarıldığında kalp kapak hastalığına neden olan (Andrejak, Huang) 5-HT 2B reseptörüne çekim göstererek bağlanması ve uyarması (Markowitz), kalp kapak hastalıklarına neden olabileceği endişesi oluşturmaktadır ve bu açıdan güvenli bir ilaç olduğunu gösterecek bir kanıt henüz elimizde yoktur. Metilfenidatın bunların yanında pulmoner hipertansiyon, kardiyomiyopati yaptığı vakalar da bildirilmiştir (Karaman, Figueredo, Trenque). Yeni çalışmalar, metilfenidat kullananlarda kalp ritim bozukluğu nedeniyle ani ölüm riskinin 1.8 kat ve tüm ölüm nedenleri açısından ölüm riskinin 1.7 kat daha fazla olduğunu göstermektedir (Schelleman).
          SONUÇ: Metilfenidat kullanan çocuklarda görülen gelişim yavaşlaması, ilacı bıraktıktan sonra ortadan kalkmaktadır (Faraone). Bu nedenle, hiperaktiviteli ya da hiperaktivitesiz dikkat eksikliği yaşayan, özellikle çocuk yaştaki hastalarda, dikkat eksikliğinin başka bir nedene dayanıp dayanmadığını anlamaya çalışmak, yan etkisi yoğun olan bu ilaçlara başlanmadan önce diğer tedavi yöntemlerinin denenerek hastalığın kontrol altına alınmasına çalışılması, ilaçların uzun vadedeki olumsuz yan etkilerinden korunmak için çok önemlidir. Dikkat eksikliği sorununu, büyük oranda doğal yollardan ortadan kaldırmanın olanaklı olduğunu da unutmamak gerekir.

          ASIL SORUN DİKKAT AZLIĞI DEĞİL İLGİ AZLIĞI
          İlgi çekmeyen konuya odaklanmakta ve dikkat toplamakta herkes sorun yaşar. İlgi duymadıkları derslere ve konulara dikkatlerini toplayamadıkları için, odaklanamadıkları için çocuklara Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu tanısı koyarsak, Robert Brezin'in dediği gibi hastalık uydurmuş oluruz. https://www.psychologytoday.com/…/2…/adhd-fictitious-disease

          ABD'DEKİ DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE SALGINININ NEDENİ NEDİR? FRANSA'DA NEDEN BU SALGIN YOK? TÜRKİYE'NİN DE BU SALGINA YAKALANMASI SUN'İ Mİ HAKİKİ Mİ?
          Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu ABD'de çocuklar arasında %10 oranında teşhis edilirken neden Fransa'da %0.5 oranında görülüyor? En önemli nedenlerden birisi ABD'de bu hastalığın sadece biyolojik nedene bağlı olarak ortaya çıktığına inanılmasından dolayı hemen ilaç tedavisinin başlanması. Oysa Fransa'da davranış tedavisinden diyete birçok farklı yaklaşımlar ilaçtan önce denendiği için, sorun ilaçsız yöntemlerle kontrol altına alınabiliyor. Kaynak: https://thepowerofsilence.co/children-in-france-dont-have-adhd-heres-why/

          DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE TEDAVİSİNDE KULLANILAN METİLFENİDAT, KÖTÜYE KULLANILDIĞINDA BEYİN HÜCRELERİNDE KAYBA NEDEN OLUYOR
          Metilfenidat, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’nda yaygınlıkla kullanılan ilacın etkin maddesinin ismidir. Gerçekten hasta olan bireylerde bu ilaç kullanıldığında beyine zarar verici bir yan etki gözlenmezken bu ilacın kozmetik kullanımının beyin hücrelerinin ölümüne neden olduğu bulunmuştur. Bir ilacın kozmetik kullanımı, hastalık durumu haricinde, insanın bir takım doğal yetilerini arttırmak amacıyla kullanılması durumuna verilen addır. Günümüzde derslere hastalık dışındaki çeşitli nedenlerle ilgi duymayan ve dikkatini toplayamayan çocukların ders başarılarını arttırmak için bu ilacın kullanımı kozmetik kullanımdır ve dolayısıyla metilfenidatın kötüye kullanımına bir örnektir. Metilfenidatın kötüye kullanımı uzun sürdüğünde beyin hücrelerinde azalmaya yol açtığı için aşağıdaki çalışmada bunu önleyebilecek bir başka ilaç önerilmektedir. Send to J Neural Transm (Vienna). 2017 Nov;124(11):1369-1387. doi: 10.1007/s00702-017-1771-2. Epub 2017 Aug 9. Topiramate via NMDA, AMPA/kainate, GABAA and Alpha2 receptors and by modulation of CREB/BDNF and Akt/GSK3 signaling pathway exerts neuroprotective effects against methylphenidate-induced neurotoxicity in rats. Motaghinejad M1, Motevalian M2, Fatima S1, Beiranvand T1, Mozaffari S1.

          SON YİRMİBEŞ YILDA GERÇEKLEŞTİRİLEN KİTLESEL KATLİAMLARIN TEK BİR ORTAK NOKTASI VAR; BU ORTAK NOKTA SİLAHLAR DEĞİL, ANTİDEPRESAN VE PSİKOSTİMULAN GİBİ PSİKOAKTİF İLAÇLAR
          Bu ilaçların intihar eğilimini ve saldırgan davranışları tetiklemeleri gibi yan etkilerinin gizlendiği ileri sürülüyor. Dün Florida'da yirmi civarında ogrencinin katledildiği olayin faili yine bu ilaçları kullanan bir öğrenci https://www.naturalnews.com/039752_mass_shootings_psychiatric_drugs_antidepressants.html#

          ÇOCUKLARDA DİKKAT EKSİKLİĞİNİN EN BAŞTA GELEN NEDENİ: BİR AY ÖNCE KANADA'DA YAPILAN ÇALIŞMAYA GÖRE, EKRAN BAŞINDA GEÇİRİLEN HER YARIM SAAT ÇOCUĞUN ÖĞRENME ZORLUĞU YAŞAMA RİSKİNİ %49 ARTTIRIYOR
          https://www.franceculture.fr/…/comment-les-ecrans-retardent…

          HİTLER'İN BAĞIMLI OLDUĞU İLAÇLAR GÜNÜMÜZDE ÇOCUKLARIN TEDAVİSİNDE KULLANILIYORLAR
          Duygudurum Bozuklukları üzerinde yaptığı çalışmalarla dünyaca tanınan psikiyatr Nassır Ghaemi, liderlerin ruhsal bozuklukları ile ilgili ilginç bir kitap yayınladı: Birinci Sınıf Delilik. Bu kitaptan Adolf Hitler'in bir amfetamin bağımlısı olduğunu öğreniyoruz. Kitapta şu satırlara yer verilmiş: "Hitler, amfetamin tabletleri günde yaklaşık beş adet, önemli miktarda kafein içeren, reçetesiz satılan ve 'Cola-Dalmann' denilen şekerli bir maddeyle takviye ederek alıyordu. Hitler bu ilaçları aldıktan sonra aşırı dikkatli ve konuşkan hissediyor ve bir yenilenme etkisi yaşıyordu. (s 241) Hitler'in amfetamin kullandığını gösteren daha kesin bulgular, belirgin biçimde depresyona girdiği 1942 sonunda ortaya çıkar. Yaptırdığı iğnelerin etkisi şöyledir: 'etkiler anında, dakikalar sonra değil, iğne henüz onun kolundayken ortaya çıkıyordu. Kendisini yenilenmiş, dikkatli, aktif ve güne hazır hissediyordu'. (s 240) Ghaemi, normal bir insanın bile bu karışımla sağlıklı kalması zordur diyor kitabında. (s243) Ghaemi, Hitler'in bu ilaçları kullandığı için maniye girerek akıl sağlığını yitirdiğini ve dünyayı bir felakete sürüklediğini belirtiyor. Amfetamin grubu ilaçlar ve kafein, geçici olarak dikkati arttırarak canlılık vermekte ancak maniye neden olan bipolar hastalıkları tetiklemelerinin yanında uzun vadede dikkat ve hafızayı kalıcı biçimde bozmaktadırlar). Günümüzde ise amfetamin grubu ilaçlar, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite (DEHAB) adlı hastalığın tedavisinde kullanılmaktadırlar. DEHAB tedavisi için çocuklarda yaygın olarak kullanılan metilfenidat, bir amfetamin türevidir (bkz: Yaramaz Çocukları İlaçlamayın adlı kitap). Tabii teşhis doğru ise bu ilaçların olumsuz bir etkisi görülmemektedir. Ancak DEHAB teşhislerinin çoğunun gerçek olmadığının öne sürüldüğünü dikkate alırsak bu ilaçların çoğunlukla gereksiz biçimde kullanılıyor olduğu ortaya çıkmaktadır. Buna ek olarak günümüzde kafein kullanımının çocuk yaşındakilere kadar inmiş olduğu görülmektedir. Bu durumda günümüzde çocukların Hitler'in kullandığı karışıma çok benzer bir karışıma maruz kaldıklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Ghaemi'nin belirttiği gibi, normal bir insanın bile aldığında sağlıklı kalması zor olan bu karışımların çocuklara gereksiz biçimde verilmesinin sonuçları üzerinde dikkatle durulması gerekmektedir. Kaynaklar: Ghaemi Nassir. Birinci Sınıf Delilik, Çeviren Yavuz Alogan, İthaki Yayınları, İstanbul, 2016 Bolanos CA, Barrot M, Berton O,Wallace-Black D, Nestler EJ. Methylphenidate treatment during pre- and periadolescence alters behavioral responses to emotional stimuli at adulthood. Biol. Psychiatry 54 (12), 1317–1329 2003. Brandon CL, Marinelli M, Baker LK, White FJ. Enhanced reactivity and vulnerability to cocaine following methylphenidate treatment in adolescent rats. Neuropsychopharmacology 25 (5), 651–661 2001. Carlezon WA Jr, Mague SD, Andersen SL. Enduring behavioral effects of early exposure to methylphenidate in rats. Biol. Psychiatry 54 (12), 1330–1337 2003. LeBlanc-Duchin D, Taukulis HK. Chronic oral methylphenidate administration to periadolescent rats yields prolonged impairment of memory for objects. Neurobiol Learn Mem. 2007 Oct;88(3):312-20. Epub 2007 Jun 4.

          DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE TEDAVİSİ İÇİN KULLANILAN METİLFENİDAT, KALICI DİKKAT VE HAFIZA BOZUKLUĞU YARATABİLİYOR!
          Metilfenidat adlı amfetamin türevi olan madde, günümüzde Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu adlı hastalığın tedavisi için en sık kullanılan ilaçtır ve genellikle çocuklara ve gençlere verilmektedir. Bu ilacın kullanılmaya başlanmasından sonraki ilk haftalarda görülendikkati arttırıcı ve hafızayı düzeltici etkisi, bir süre sonra tersine dönerek kalıcı dikkat ve hafıza bozukluklarına neden olabilmektedir. Üstelik bu olumsuz etki ilacı sık kullanmayanlarda da gözlenmiştir. Bu ilaca uzun süreli ve yüksek dozlarda maruz kalan deney hayvanlarında, duygusal tepkilerin bozulduğu, hafızanın zayıfladığı ve erişkinlikte diğer uyarıcılara olan duyarlılıkta ve yönelimde artış olduğu gözlenmiştir (Bolanos, Brandon, Carlezon 2003, LeBlanc-Duchin). Yani Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma misali, dikkati arttıracağız, hafızamızı güçlendireceğiz derken bu ilacı kullandığımızda, bir süre sonra dikkat işlevimizin ve hafızamızın kalıcı olarak bozulması olasılığı ortaya çıkmaktadır. Dr. Mutluhan İzmir Kaynaklar: (1) Bolanos CA, Barrot M, Berton O,Wallace-Black D, Nestler EJ. Methylphenidate treatment during pre- and periadolescence alters behavioral responses to emotional stimuli at adulthood. Biol. Psychiatry 54 (12), 1317–1329 2003. (2) Brandon CL, Marinelli M, Baker LK, White FJ. Enhanced reactivity and vulnerability to cocaine following methylphenidate treatment in adolescent rats. Neuropsychopharmacology 25 (5), 651–661 2001. (3) Carlezon WA Jr, Mague SD, Andersen SL. Enduring behavioral effects of early exposure to methylphenidate in rats. Biol. Psychiatry 54 (12), 1330–1337 2003. (4) LeBlanc-Duchin D, Taukulis HK. Chronic oral methylphenidate administration to periadolescent rats yields prolonged impairment of memory for objects. Neurobiol Learn Mem. 2007 Oct;88(3):312-20. Epub 2007 Jun 4.

          DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU (DEHAB) TEDAVİSİNDE ELİMİNASYON DİYETİ YA DA GIDA KISITLAMASI İŞE YARIYOR.
          Bilindiği gibi bu hastalığın tedavisinde kullanılan ilaçlar çok ciddi yan etkilerinin olmasından dolayı kırmızı reçete ile satılıyor. Bu ilaçları olabildiğince son seçenek olarak kullanmak gerekiyor ve DSM-V tanı kitapçığında 12 yaşından küçük çocuklarda bu ilaçlara mümkün olduğunca başlanmamasının tercih edilmesi öneriliyor. Mustafa Atasoy'un Fonksiyonel Tıp adlı kitabında belirttiği gibi, çocukların diyetlerinde yapılan şeker ve glüten kısıtlamalarının DEHAB belirtilerini ciddi oranda azalttığı bulunmuş https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/21296237 https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/28121994

          HARVARD ÜNİVERSİTESİ'NİN ÜNLÜ HOCASINA GÖRE DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE ADLI HASTALIK, SADECE ILAÇ SATIŞINI ARTIRMAYA YARAYAN BİR KANDIRMACA
          Yazının Türkçesi: 20. Yüzyılın en önemli psikologlarından birisi olarak kabul gören Jerome Kagan’ın Harvard Üniversitesi’nde gelişimsel psikoloji üzerine yapmış olduğu çalışmanın sonuçları hepimizi şaşırtacak sonuçlar verdi. Kagan, DEHAB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) adlı hastalığın ortaya atılmasından, sadece ilaç firmalarının ve psikiyatrların yarar gördüğünü belirterek şöyle söylüyor: “İnsanlık tarihi böyle olaylarla doludur: Otorite sahibi olanlar doğru bir şey yaptıklarına inanırlar ve gücü olmayanlar bundan zarar görür” Spiegel’e verdiği röportajında ABD’de füze gibi artan DEHAB sıklığını şöyle yorumluyor: “Bu tanıyı koymak çok muallâk bir eylemdir, net bir tanı kriteri bulunmamaktadır”. Bu görüşünü şu örnekle destekler: “Örneğin 50 yıl önce okuldan sıkıldığı için yıkıcı bir davranış biçimi sergileyen 7 yaşındaki bir oğlan çocuğunu düşünün. O dönemlerde bu çocuk tembel olarak adlandırılacaktı. Ama bugün olsa bu çocuğun DEHAB olduğu iddia edilecektir. Bu gibi muallak yaklaşımlar nedeniyle bu hastalık günümüzde giderek şaşırtıcı biçimde daha sık görülmektedir. Okulda her sorun yaşayan çocuk psikiyatrlara yönlendirilmektedir ve bu çocuklar şaşmaz biçimde DEHAB tanısı alarak onlara Ritalin adlı ilaç (ya da benzerleri) reçete edilmektedir. Bu hastalıkta, çocuğun beyninde dopamin metabolizması bozuktur. Oysa bugün ABD’de DEHAB tanısı alan 5.4 milyon çocuğun %90’ının beyininde dopamin metabolizmasında bozukluk yoktur. Asıl sorun şudur: hekimlerin elinde bir ilaç varsa, bu ilaca uyan hastalığı daha çok teşhis etmekteler. Biraz felsefi düşünmeli ve kendimize şu soruyu sormalıyız: “Akıl Hastalığı” terimi ne anlama gelmektedir? 12 ile 19 yaşlar arasındaki gençlerle görüşme yaparsanız, bunların %40’ının anksiyete ya da depresyon olarak sınıflandırabilirsiniz. Ancak biraz daha yakından bakar ve kaçının bu durumdan ciddi etkilenmiş olduğunu araştırırsanız bu oran hızla %8‘e düşecektir. Depresif ya da anksiyöz olan her çocuğu akıl hastası olarak görmek gülünecek bir durumdur. Ergenlerin anksiyöz yani kaygılı olmaları normaldir. Böyle hissedilmesi için yeterli birçok nedenin olduğu bir dönemdir ergenlik dönemi.” Milyonlarca Amerikalı çocuğun abartılı biçimde akıl hastası olarak teşhis edilmesinden ne çıkarmamız gerekir? Kagan bunun yıkıcı bir etkisinin olduğunu düşünüyor çünkü bu yaklaşımın çocukta kendisiyle ilgili temelden ters giden bir şeylerin olduğu inancını yerleştirdiğini savunuyor. Kagan bu konuda insanları uyaran tek kişi olmamasına karşın bu görüşü savunanlar çok güçlü bir ittifakın karşılarında olduğunu görüyorlar: “milyarlar kazanan bir ilaç endüstrisi ve bütünüyle kendisi ile ilgilenen bir meslek”. Kagan’ın kendisi de çocukken iç huzursuzluğu ile konuşma tutukluğu yaşamış ve annesi kendisine şöyle söylemiş: “Sende ters giden hiçbir şey yok. Sadece zihnin dilinden hızlı çalışıyor.” O anda Kagan şöyle düşünmüş: “Yaşasın, çok zeki olduğum için tutukluk yaşıyorum.” Kagan eğer zamanımızda doğmuş olsaydı şaşmaz biçimde akıl hastası olarak teşhis alacaktı. Kagan’ı kaygılandıran asıl şey akıl hastalığı salgınının sadece DEHAB ile sınırlı olmaması, depresyonun da bu salgında yer almış olmasıdır. 1987 yılında ABD’de ergenler arasında antidepresan kullanımı 400 kişide 1 iken, 2002 yılında bu oran 40 kişide bire fırlamıştır. Kagan, depresyonun da sırf antidepresan ilaçların temin edilir durumda olmasına bağlı olarak, abartılı ve aşırı biçimde tanı konulan bir hastalık haline geldiğini belirtiyor. Depresyon hissinin nedeninin bilinmesinin bu sorunu atlatmaya çok yardımcı olduğunu belirten Kagan, ilaç kullanmak yerine olumsuz hislerin nedenlerini aydınlatıcı görüşmeler yapmanın, insanların olumsuz duyguları kendi başlarına en çok 6 ayda aşabilmelerine çok yardımcı olduğunu, 3 ya da 6 ay süreli dönemlerde olumsuz duygular taşımanın bir sakıncasının olmadığını belirtiyor. Yani insanlar nedenini bilirlerse bu duyguları yaşarken yaşamlarını sürdürebilmeleri çok daha kolay hale gelmektedir. Ancak günümüzde insanlara bu süre tanınmadan hemen antidepresan ilaç başlamaları tavsiye edilmektedir. Antidepresan ilaçların gereksiz kullanımının bipolar hastalıklar gibi yeni hastalıkların da kapısını araladığını belirtiyor Kagan. Psikiyatrinin belirtileri hastalık yerine koyarak gereksiz ilaç kullanımını teşvik etmesinin çok büyük bir sorun olduğunu belirtiyor. Antidepresanların kontrolsüz kullanılmasıyla birlikte daha önce rastlanmayan bir durumla karşı karşıya kaldıklarını ve şu anda ABD’de, 19 yaşının altında bulunan 1 milyon ergenin bipolar bozukluk teşhisi almış olduğunu belirtiyor Kagan. “Massachusetts Hastanesi’ndeki bir grup hekim, temper tantrum (öfke ve tutturma krizi) yaşayan çocukları gereksiz biçimde bipolar olarak teşhis etmeye başladığında bu durum ilaç firmalarının çok hoşuna gitmişti çünkü bipolar hastalık için kullanılacak ilaçların fiyatları oldukça yüksekti. Bu eğilim böyle başladı. Bu durum 15. Yüzyılda insanların içine şeytanın girdiğini ya da cadı tarafından büyülendiklerini düşünmelerinden farklı değil” diyor Kagan. DEHAB gibi gelişimsel bozukluğu olan çocuklar için ilaç dışında çözüm olduğunu ve bu çocuklara özel eğitim olanağının sağlanması gerektiğini belirtiyor Kagan. http://www.organicandhealthy.org/…/renowned-harvard-psychol…

          ORTADA GERÇEKTEN BİR HASTALIK VAR MI?
          Modern psikiyatri, depresyon, anksiyete bozukluğu ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHAB) gibi hastalıkların teşhis edilmesi anında, hastanın şikayetlerinin gerçekten bir hastalıktan mı kaynaklandığını ayırabiliyor mu? Bu soruyu sormamızın nedeni, psikiyatrik hastalıklarda gözlenen belirtilerin, aslında başka nedenlerle de ortaya çıkabilmesidir. Bu durumda başka nedenlerle ortaya çıkan bir belirtinin düzeltilmesi için hemen bir psikiyatri ilacı başlamak ne derece doğrudur? Çünkü bilindiği gibi ilaçların hastalık nedeniyle kullanılmaması durumunda yarardan çok zararları söz konusu olmaktadır. Örneğin depresyon, panik bozukluğu, anksiyete bozukluğu ya da DEHAB tanısı konulması için gerekli olan ağlama isteği, hiçbir şeyden zevk alamama, enerji düşüklüğü, isteksizlik, uyku bozuklukları, huzursuzluk, sinirlilik, yorgunluk, bitkinlik, odaklanamama, dikkatini toplayamama, yineleyen ölüm ve intihar düşünceleri, aşırı kaygı ve panik durumları, aşırı hareketlilik gibi belirtiler, bu psikiyatrik bozuklukların dışında, gerekli olan uyku süresinin kısa olması, iyi dinlenememe, D ve B vitaminleri başta olmak üzere vitamin eksiklikleri, magnezyum, çinko eksiklikleri, tiroid işlevlerinde bozukluklar, aşırı kilolu olmak, yanlış ve eksik beslenme, aşırı kanbonhidrat ve şeker tüketimi, gazlı içeceklerin sık tüketimi gibi durumlarda da ortaya çıkmaktadır. Modern tıp, yanlış beslenme gibi basit bir nedenle bile ortaya çıkabilen belirtileri hep hastalık lehine bir kanıt olarak sunmak çabasında olan bir biçimde yapılanmıştır. Basit müdahalelerle, örneğin güneşlenme süresinin uzatılması ya da yağlı beslenmenin karbonhidratlı beslenmeye tercih edilmesi durumunda bile düzelebilecek bu belirtileri temel alarak aceleci biçimde psikiyatrik tanıları koymak, sadece aşırı ilaç tüketimine ve bu ilaçların yan etkilerinin yaşanmasına neden olmaktadır. Psikiyatri, her belirtiyi hastalık teşhis etme gözlüğü ile ele almayı bir alışkanlık haline getirmiş durumdadır. Bu yaklaşımın sonucunda, 1970'lerde yıllık bir milyon kutuyu bulmayan antidepresan ilaç tüketimi 2015 yılında yıllık 55 milyon kutuya, DEHAB tedavisi için kullanılan ilaçlar 1970'lerde yıllık birkaç bin kutu iken 2015 yılında yıllık iki milyon kutuya dayanmıştır. Aşırı ilaç tüketiminin sonucu ise bipolar hastalıkların görülme sıklığında 1970'lere göre 100 kat artış, iş göremez insan sayısında ise 6-7 kat artış olmuştur. Doğru beslenme, vitamin takviyesi, bitkisel kürlerle ve yaşam biçiminde değişiklikler yaparak aşılabilecek sorunlar için ilaç kullanmakta acele etmemekte yarar var.

          ÇOCUĞUNUZ AŞIRI TEŞHİSE KURBAN GİTMESİN!
          Dikkat eksikliğinin tek nedeni Dikkat eksikliği ve hiperativite bozukluğu (DEHAB) değildir. Fransa'da da psikiyatrlar boyle düşündükleri için bu tanı ABD ye göre Fransa'da 30 kat daha az konuluyor. ABD de her dikkat eksikliği sorunu DEHAB olarak damgalaniyor. Ülkemiz de ABD gibi. Fransa nin yaklaşımı, kırmızı reçeteye tabi olan ve bağımlılık yapma riski çok yüksek olan ilaçlara çocukların gereksiz biçimde maruz kalmalarını engelliyor. ABD de bu ilaçlara maruz kalan çocuk sayısı, Fransa'daki sayının tam 30 katı. Dikkat edin çocuğunuz aşırı teşhise kurban gitmesin

          FRANSADA DİKKAT EKSİKLİĞİ HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU GÖRÜLEN ÇOCUKLAR NEDEN İLAÇLANMIYOR?
          "Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) bir Amerikan resmi kuruluşu. Bu kuruluşa göre 2011 itibarıyla yaşları 4 - 17 arasındaki Amerikalı çocukların yaklaşık % 11'ine DEHAB (Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu) teşhisi konmuş. Amerikan Psikiyatri Derneği'ne (APA) bakılırsa Amerikalı çocukların sadece %5'inde bu hastalık varken % 15'ine bu teşhis konuyor. Bu teşhis oranı giderek yükseliyor; 2003'te % 7,8ken 2007'de % 9,5'e yükselmiş. ABD'deki bu salgının yaygınlaşmasında ilaç endüstrisi (Big Pharma), ebeveynleri ve doktorları DEHAB'ın (Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu) çocuklar arasında yaygın bir sorun olduğuna ve ilaçla tedavi edilmesi gerektiğine ikna ederek büyük rol oynadı. Ancak, birçok ülkede psikiyatristler DEHAB konusunu Amerika'nın ele alış şekline katılmıyor, bu hastalığın tanımlanması, teşhis ve tedavi edilmesi konusunda tamamen başka bir açıdan bakılıyor. Örneğin, Fransa'da DEHAB teşhisi konulan ve tedavi gören çocukların oranı % 0,5'in altında. Bunun nedeni Fransız doktorlar DEHAB'ı biyolojik nedenleri olan biyolojik bir hastalık olarak görmüyorlar, daha ziyade psikososyal ve durumsal nedenlerle oluşan bir tıbbi sorun olarak görüyorlar. Fransa neden DEHAB'ı farklı tanımlıyor? Fransız çocuk psikiyatristleri hastalıkları sınıflandırmakta Amerikalı meslektaşlarının kullandığı DSM (ABD'de psikiyatrinin İncili denebilir) kılavuzunu kullanmıyorlar, kendi sınıflama kılavuzları var. Fransa'da DEHAB sosyolojik bir hastalık olarak görülürken Amerika'da beyin kimyasındaki dengesizlik nedeniyle oluşan nörolojik bir hastalık olarak görülüyor. Fransa'da DEHAB tedavisinde kullanılan tedavi yöntemleri Bir Fransız psikiyatrist DEHAB teşhisi koyduğunda davranış sorunlarının altında yatan nedenlere odaklanır, bunların sosyal nedenler olduğunu düşünür. O nedenle de ilaç yerine psikoterapi ve hatta aile terapisiyle bu durumu tedavi etmeye yönelir. Bunun yanında psikiyatristler çocuğun beslenmesi üzerinde de durarak yapay katkı maddeleri, şeker ve çeşitli alerjenler içeren beslenme biçiminden uzaklaşmasını sağlamaya çalışırlar. ABD'de sağlık konularında daha bütüncül yaklaşımları olan psikiyatristler şimdilerde psikiyatrik hastalıkların özellikle de DEHAB'ın ilaçsız olarak tedavi edilebileceğini öne sürerek çeşitli yayınlar yapıyorlar. Örneğin aile terapisti Dr. Marilyn Wedge " A Disease Called Childhood: Why ADHD Became an American Epidemic" (Çocukluk Olarak Adlandırılan Bir Hastalık: DEHAB Neden Bir Amerikan Salgını Oldu) kitabında bu hastalığın ilaç yerine daha davranışsal müdahalelerle tedavi edilebileceğini anlatıyor. Bir diğer tıp doktoru, Dr. Sanford Newmark ADHD without Drugs: A Guide to the Natural Care of Children with ADHD kitabında ilaçsız tedavinin nasıl olabileceğini anlatıyor." Bu uzun makaleyi okuyunca mesleğim gereği çok ilgimi çekti ve önemli bölümlerini özetlemeye çalıştım. Maalesef ülkemizde psikiyatri ve psikoloji konusunda Amerikan modeli uygulamalar yaygınlaşıyor. Çok çabuk teşhis konarak ilaç tedavisine geçiliyor. Oysa bu ilaçların ne kadar zararlı yan etkilerinin olduğuna dikkat çekmeye çalışan doktorlar da var. Sağlıklı Yaşıyoruz Danışma Kurulu üyesi psikiyatrist Dr. Mutluhan İzmir "Antidepresan Tuzağı" ve "Yaramaz Çocukları İlaçlamayın" kitaplarında ilaç tedavilerinin gereksiz kullanıldığında nelere yol açabileceğini çok güzel açıklamış, bu kitapları tavsiye ederim. Ben uzun yıllar eğitim kurumlarında psikolojik danışman olarak çalıştım. Çocuk/ergenlerde gördüğümüz davranış sorunlarının aile dinamiklerini işin içine katmadan, yalnızca çocukla sürdürülen bireysel çalışmalarla giderilemediğinin farkındaydık. 2000'li yılların başında ülkemizde "Aile ve Çift Terapisi" eğitimleri başladı ve ben de Çift ve Aile Terapisi" temel, ileri ve süpervizyon eğitimlerini tamamladım. Aile bireylerinin birinde, özellikle de çocuklarda görülen sorunların kaynağı çoğu zaman aile sisteminin dengesindeki işlev bozukluklarında oluyor. Semptomu gösteren bireye ilaç veya bireysel psikoterapi uygulanması yerine tüm aileye sistemik terapi de dediğimiz aile terapisi teknikleriyle müdahale edildiğinde dengeler yerine oturuyor ve semptom da kendiliğinden ortadan kalkıyor. Aile terapisti olarak çalıştığım yıllarda pek çok çocuk ve ergenin sorunlarının bu şekilde ortadan kalktığına tanık oldum. O nedenle Fransızların DEHAB konusundaki yaklaşımlarının yerinde olduğunu düşünüyorum. http://wisemindhealthybody.com/collective-evolution/almost-no-children-in-france-are-medicated-for-adhd-this-is-how-they-treat-it/?cpt=dax

          OLMAYAN HASTALIĞA İLAÇ YAZ BAĞIMLI YAP; İLAÇ FİRMASI GÜDÜMLÜ BİLİMİN GELDİĞİ NOKTA BU. DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE İLAÇLARI BAĞIMLILIK YAPIYORLAR VE CİDDİ SAĞLIK SORUNLARI YARATIYORLAR.
          Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite adı verilen hastalığın aslında mevcut olmadığını belirten Dr. Richard Saul dünyaca ünlü bir davranış bilimcisi nörologdur. ADHD Does Not Exist adındaki kitabi Harper Collins tarafından basılmıştır. Dr. Soul, olmayan bir hastalığa yazılan uyarıcı türündeki ilaçların bağımlılık yapma risklerinin çok yuksek olduğunu ve bagimliligin belirtisinin bu ilaçları belli bir süre kullanan kişilerin bu ilaçlar olmadan konsantre olmamaları olduğunu belirtiyor. Ayrıca bu ilaçlar intiharı arttırma, uyumsuzluk, kilo kaybına bağlı gelişim bozukluğu gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açıyorlar. Dikkat eksikliği ve hiperaktiviteye yol acan en az 20 başka etkenin olduğunu belirten Dr. Soul, her hastada bireysel olarak bu etkenlere yönelik tedavinin yapılması gerektiğini belirtiyor.
            Bunlardan bazılarını şöyle siraliyor:
            1. Uykusuzluk
            2. Demir eksikliği
            3. Gluten intoleransı
            4. Vitamin eksiklikleri
            http://time.com/25370/doctor-adhd-does-not-exist/ http://www.dr.com.tr/…/Psikoloji-Bilimi/urunno=0000000700186

            DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU ADLI HASTALIK UYDURMA BİR HASTALIK MI?
            Saygın bir nörolog, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu adlı hastalığın uydurma bir hastalık olduğunu belirtiyor. Bu uydurma hikâyenin yaramaz çocuklarıyla basetmekte zorlanan ailelere hızlı ve kolay bir çözüm sunduğunu, hekimlere de ilac yazma prestiji kazandırdığını belirtiyor Dr. Soul. Asıl tehlikenin ise bu uydurma hastalığın tedavisi için kullanılan uyarıcı ilaçların ciddi biçimde bağımlılık yaptığını belirtiyor saygın nörolog. http://yournewswire.com/top-neurologist-says-adhd-is-a-fak…/

            KALEM-KAĞIT KULLANARAK NOT TUTANLAR LAPTOP YA DA TABLET KULLANARAK NOT TUTANLARDAN DAHA HIZLI VE KALICI ÖĞRENİYORLAR
            Klasik yöntemle not almaya devam eden öğrencilerin hem dikkatlerinin daha iyi olduğu hem de daha not alırken konuyu kafalarında özetledikleri ve kavramsallaştırdıkları ortaya çıktı. Yazarak not tutmak daha yavaş olduğu için öğrenci dersin hızına yetişebilmek için ister istemez özet yaparak not almak zorunda kalıyor. Bu da daha not alırken öğrenmeyi ve dikkatini artırmasını sağlıyor Kaynak: http://www.npr.org/2016/04/17/474525392/attention-students-put-your-laptops-away?utm_campaign=storyshare&utm_source=facebook.com&utm_medium=social

            DİKKAT EKSİKLİĞİ HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU (DEHAB) İÇİN FRANSA’DA NEREDEYSE HİÇ İLAÇ KULLANILMIYOR
            Her yıl 4 ile 17 yaş arasındaki birçok çocuk DEHAB tanısı alıyor. Amerikan Psikiyatri Birliği gerçekten bu hastalığa sahip olan çocukların oranının ısrarla %5 olarak belirtse de çocukların %15’ine bu tanı konuluyor. ABD’de tanı konulan çocuk oranının %15’i bulmasına karşın bu oran Fransa’da sadece %3,5. Bu farkın oluşmasında en büyük etkenin ilaç firmalarının ABD’nin tersine Fransa’da bu hastalığın tanıtımını yapmamaları, ilaç kullanımını körüklemelerinin önüne geçilmesi olduğu söyleniyor. Bu hastalıkta ilacın kullanılmasının gerekli olmadığını düşünen ülkeler de var. Örneğin Fransa’da, ABD gibi ülkelerde yaygın kabul gördüğünün tersine bu hastalığın biyolojik ve nörolojik bir bozukluk olmadığı ve çocuğun içinde bulunduğu koşulların yarattığı psikolojik etkenlerin bu hastalığın ortaya çıkmasına neden olduğu kabul görüyor. Bu nedenle Fransa’da tedavi için çocuğa ilaç vermektense onu psikolojik olarak olumsuz etkileyen psiko-sosyal etkenlerin ortaya çıkartılarak düzeltilmesi yolu yeğleniyor. Çocuklar aile danışmanlığına ve psikoterapiye alınarak tedavi ediliyor. Bunun yanında çocuğun doğru beslenmesinin olumlu etkisi üzerinde de çok duruluyor. İşlenmiş ve boyalı gıdaların stresi ve kaygıyı körükleyerek DEHAB’nu arttırdığı biliniyor. Fransa’da çocuğun disiplin altına alınması gerektiği düşüncesi daha hakim olduğu için çocukları özgür bırakmaya eğilimli ülkelerdeki gibi çocuklar dilediklerini yiyip içemiyorlar ve kendilerine zarar verebilecek gıdalardan uzak durarak DEHAB tablosundan korunmuş oluyorlar. Okullar açılırken bu yıl da birçok çocuğun aşırı tanılandırma nedeniyle DEHAB tanısını alacağını anımsatır, çocuğunuza bu ilaçları başlamadan önce “Yaramaz Çocukları İlaçlamayın” adlı kitabı okumanızı öneririm. Almost No Child Is Medicated for ADHD in France and This Is How They Really Treat It! https://www.peacequarters.com/almost-no-child-medicated-adhd-france-really-treat/?utm_medium=social&utm_source=Facebook&utm_campaign=tmfb

            DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU'NUN YARATICILIĞI KÖRÜKLEME GİBİ OLUMLU YANLARI DA VAR
            https://www.scientificamerican.com/…/the-creativity-of-adhd/ Makalenin özet çevirisi: Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (ADHD), hep neden olduğu sorunlarla anıldı şimdiye dek. Bu bozukluk, çocukluk çağında başlayan ve erişkinlik yaşamına uzanarak dikkatin kolay dağılması, dürtüsellik ve hiperaktivite gibi sorunların ortaya çıkmasına neden olan nörolojik bir bozukluktur. Bu sorunlar sosyal ilişkilerde , iş performansında ve akademik başarıda olumsuz etkilerin ortaya çıkmasına neden olurlar. Ancak ADHD'nun kazandırdığı olumlu taraflar da vardır; daha yaratıcı düşünebilme yeteneğine neden olması örneğin. Yaratıcı bir zihne sahip olmanın üç koşulu vardır: Farklılaşmış biçimde düşünebilmek, kavramları genişletebilmek ve bilginin getirdiği kısıtlamalardan sıyrılabilmek. Farklılaşmış biçimde düşünebilmek, yani tekil bir başlangıç noktasından başlayarak birçok farklı fikre ulaşabilmek, yaratıcılığın en başta gelen koşuludur. Daha önce yapılmış olan araştırmalar, ADHD olan bireylerin günlük kullandığımız nesnelerin farklı biçimde kullanımlarının keşfedilmesi, beyin fırtınası yaparak yeni kavramların oluşturulması gibi farklılaşmış biçimde düşünebilme konusunda sıradışı bir başarı gösterdiklerini sergilemiştir. Yaratıcılığı ölçen yeni yapılan bir çalışma, ADHD olan öğrencilerin, olmayanlara göre daha yetenekli olduklarını göstermiştir. Yerleşmiş bilgi yaratıcılık için bir engel oluşturabilir. Bu nedenle yaratıcılığı harekete geçirebilmek için öğrenilmiş ve yerleşmiş olan bilgiyi aşabilmek gerekir. Veriler, ADHD olan kişilerin bilginin ksıtlayıcı etkisini daha kolay aşabildiklerini göstermektedir. Tüm bu bilgilerin ışığında ADHD için bazı alanlarda soruna neden olan bir durum olmasına karşın, yaratıcılık ve yeni bir keşif yapma olanağını sağlayan avantajlı bir durum olduğu da söylenebilir. https://www.scientificamerican.com/article/the-creativity-of-adhd/?fbclid=IwAR0hDMucXWa_CfGmhGjSOjxSuPKHXPKXluKOqZFxAQxpdC4LfIWO6bU4CUI

            HARVARD RESEARCHERS SAY CERTAIN ADHD MEDICATIONS MAY INCREASE RISK OF PSYCHOSIS DİKKATİ ARTTIRMAK GİBİ MASUM BİR AMAÇLA KULLANILAN İLAÇLAR PSİKOZU TETİKLEYEBİLİYOR. PSİKOZ, ANİ İNTİHAR GİRİŞİMİ, KENDİNE VE ÇEVREYE ZARAR VERMEYE NEDEN OLAN BİPOLAR TABLOLAR GİBİ KONTROLSÜZ DAVRANIŞLARIN ORTAYA ÇIKMASI ANLAMINA GELİYOR. BU NEDENLE BU İLAÇLARIN KULLANIMINI SADECE DİKKAT ARTTIRMAK GİBİ KOZMETİK AMAÇLA KULLANMAKTAN KAÇINMAK VE GERÇEK HASTALIKLARDA KULLANIMLA SINIRLAMAK GEREKİR
            https://www.cnbc.com/…/harvard-researchers-say-certain-adhd… https://www.cnbc.com/2019/03/20/harvard-researchers-say-certain-adhd-drugs-may-up-risk-of-psychosis.html?fbclid=IwAR0FrBnboCCvNmy47ir2oLeR80pNVETFBWEmU0VTxFQWeWmoJeLNXE8WPLE



            PSİKOTERAPİ NEDİR?
            Psikoterapi, insanın kendisine dışarıdan nesnel bir bakış açısı ile bakabilmesini sağlayan bir tedavi biçimidir. Yaşadığımız psikolojik sorunların çoğu öznel bakış açımızın dışına çıkamamaktan ve dünyamızı yaşamımızın bir dönemindeki haliyle donmuş biçimde algılamaktan kaynaklanır. Bunun böyle olmasında travmaların etkisi büyüktür. Psikoterapi sürecinde sanılanın aksine psikoterapist değil, terapi alan kişi daha aktif olmalıdır. Psikoterapi, sorunlarımızı dinlediğinde her şeyi anlayıp bize yol gösteren, bir bilen kişinin yol göstericiliği değildir. Kendisinin pasif kalacağı ve danıştığı psikoterapistin aktif biçimde kendisini çözeceği beklentisi ile psikoterapiye giren kişiler psikoterapiden en az yararlanan kişiler olmaktadırlar. Bu tür yaklaşımlar geçici olarak iyi hissetmemizi sağlayabilir ancak amacına ulaşamaz. Aklımızdan çıkartmayalım ki kimsenin aklı diğerinden bir parmak fazla değildir. Bu nedenle psikoterapi bir akıl satma süreci olmamalıdır. Ancak deneyimli bir klinisyen akıl satmaktansa kendisine danışmaya gelen kişiyi deneyimi doğrultusunda sorularla yönlendirerek düşündürmelidir. Psikoterapi insana kendisi ve yaşamı ile ilgili etkin biçimde düşünmeyi öğretmeli ve yönlendirmeli, kendimiz ve çevremizle ilgili kalıplardan sıyrılabilmemizi sağlamalıdır.

              Kabaca birkaç tür psikoterapi yaklaşımı vardır:
              • Danışma: Sınırlı bir konuda sorun belirlemek ve bu sorunun niteliklerini aydınlatmak, çözüm yollarını tartışmak biçiminde yapılır. 2-3 seans sürebilir
              • Bilişsel-Davranışçı Psikoterapi: Sorun yaratan bilişsel şemaları varsa saptamak ve bunlardan kişini kurtulmasını sağlayacak davranışçı teknikler uygulamak. Şemalar her zaman çok belirgin ve net olmadığı için uygulama alanı sınırlıdır ama son yıllarda moda bir akım haline gelmiştir. 10-12 seans yapılır
              • Dinamik Psikoterapiler: Güncel özneler arası ortama geçmişten taşınmış olan nörotik etkenlerin nasıl sorun yarattığını ortaya koyan ve bireyin farkında olmadan geçmişi bugüne nasıl taşıdığını anlayabilmesini sağlayan yüz yüze yapılan tedavi biçimidir. 30 seans dolayında sürdürülür
              • Psikanaliz: Yüz yüze yapılmaz, danışan kişi divanda ya da sedyede uzanır ve psikanalist onun görmeyeceği bir yerden tekniğine uygun biçimde süreci yönlendirir. Genellikle 100 seans civarında yapılan uzun bir süreçtir ancak kişinin kendisini tanımasını sağlayan en etkili yöntemdir Psikoterapiden etkili ve hızlı biçimde yararlanabilmek için insanın kendisi hakkında ve yaşam hakkında düşünme yetisini geliştirmiş olması gerekir. Bu yetiyi en çok geliştiren şey, edebi eserleri okumak, oradaki karakterlerin iç dünyasını anlamaya çalışmaktır. Bizim hikayemiz de onlarınkinden çok farklı değildir. Bu konuda aşağıdaki linkteki makale çok bilgi vericidir
              https://www.psychologytoday.com/…/how-reading-can-change-yo…

              PSİKANALİST, PSİKANALİZ YAPMA YETKİSİNİ KENDİSİNDEN ALIR- LACAN
              an analyst is only authorized by her/himself (Lacan's dictum: l'analyste ne s'autorise que de lui-même) Psikanalistin yetkisini belgeleyen sertifikaların aranması, doçent, profesör gibi unvanlar altında bilimi belgelemeyi amaçlayan 12 Eylülcü neo-liberal devletçi zihniyetin yansımasıdır. Bu sertifikaları veren bir takım dernekler vardır dünyada. Ancak ne Freud ne de çevresindeki ilk psikanalist grubundakiler böyle sertifikalara sahip değillerdir. Sonradan ortaya çıkan dernekler ise Lacan gibi ustaları sertifikalarını vermeyerek onları yetkisiz ilan edip bünyelerinden kovmuşlardır. Bir nevrozu iyileştiren sertifika değil, psikanalistin bilgisi, tecrübesi ve yeteneğidir. Sertifika düşkünlerine en güzel yanıtı Lacan vermistir; "bir psikanalist yalnız kendisi tarafından yetkilendirilir" http://www.wikidoc.org/index.php/Jacques-Alain_Miller

              PSİKANALİZ SEANSLARININ SIKLIĞI VE SÜRESİ NE OLMALIDIR? PSİKANALİSTİN NEVROZU TANIMA USTALIĞININ ÖNEMİ.
              Psikanalizin süresi konusunda 3-5 yıl, sıklığı ile ilgili de haftada 3-5 seans gibi klişeleşmiş bir süre vermek adetten olmuştur ancak bilindiği gibi Freud'un nevroz tedavisi için psikanalize almış olduğu olguların çoğu, daha seyrek görüşerek bu süreden çok daha kısa sürelerde tedavilerini bitirmişlerdir. Eğer psikanaliz somut bir nevroz durumuna yönelik olarak yapılıyorsa, altı aylık haftada bir yapılan seanslar kişinin nevroz sorunundan (histerik tablolar, obsesif kompulsif bozukluklar, panik bozuklukları, anksiyete bozuklukları, depresif belirtilerin önde gittiği tablolar gibi) kurtulmasını sağlayabilmektedir.Burada psikanalistin nevroz hakkındaki teorik ve pratik bilgisinin önemi büyüktür, psikanalist nevrozların gelişimleri, yapıları ve özellikleri hakkında ne kadar bilgili ise sorunu o kadar net saptayabilir ve tedavi süreci o kadar verimli gidebilir. Ancak kişilik sorunlarına yönelik psikanaliz süreçlerinin daha uzun bir süre aldığı, ve daha sık görüşmeleri gerektirdiği ortadadır. Kişilik sorunlarının önde olduğu tablolarda analizanı daha erken çocukluk dönemlerine geriletmek gerekli olabilir ve bunu yapmak için daha sık, daha uzun süre görüşmek gerekli olabilir. Psikanalizde eğer somut bir nevroz sorununun tedavisi hedefe konulmuyorsa ve kişilik analizi ana hedef ise bu durumda haftada 3 ya da beş kez sıklıkla yapılan daha uzun süreler gerekli olabilmektedir. Yani psikanalizin katı bir süre ve sıklık çerçevesi yoktur. Psikanaliz için bir son hedef koymak, tam bir sağlık durumu belirlemek de olanaklı değildir

              GERÇEK BİR NEVROZA SAHİP İSENİZ TEK KALICI ÇÖZÜME PSİKANALİZ YOLUYLA ULAŞABİLİRSİNİZ
              Nedeninin farkında olmadığınız duygusal tepkilerin aşırı biçimde yaşanması durumuna nevroz denir. Önde gelen nevroz tabloları, obsesif-kompulsif bozukluk, panik bozukluğu, depresyon, anksiyete (kaygı) bozukluğu, dürtü kontrolü bozukluğu (kumar, madde ve diğer bağımlılıklar dahil) travma sonrası stres bozukluğu ve bazı kişilik bozuklukları gibi tablolardır. Eğer gerçek bir nevroza sahipseniz ne ilaçlar (antidepresan ve diğerleri) ne de beslenme biçiminin düzenlenmesi sizin için kalıcı bir çözüm getirmeyecektir. Psikanaliz, nedenini bilemediğimiz kaygıların, korkuların, depresif belirtilerin, öfkelerin, coşkuların, yanılsamaların nereden kaynaklandığını size gösterecek ve bundan böyle tepkilerimizin, duygularımızın daha gerçekliğe uygun duruma gelmesini sağlayacaktır

              DÜRTÜNÜN DOYURULMASI, YÜCELTMENİN ÖNÜNE GEÇERSE... BİLİNÇDIŞI, DÜRTÜLERİMİZİ ANINDA DOYURMAMIZI ÖNLEYEN TOPLUMSAL YAPININ YASAKLARI NEDENİYLE OLUŞUR. POST-MODERN TOPLUMLAR, BİREYLERİN DÜRTÜLERİNİN ANINDA DOYURULMASININ ÖNÜNE ENGEL KOYMAYAN VE BİREYE DÜRTÜSÜNÜ ANINDA DOYURABİLECEĞİ, KURALLARDAN ARINMIŞ ALANLAR SUNAN TOPLUMLARDIR. DÜRTÜNÜN DOYURULMASININ YÜCELTMENİN ÖNÜNE GEÇTİĞİ ÇAĞLARA GİRDİK VE BİLİNÇDIŞINDAN ZİYADE ÇOĞUL KİŞİLİKLERİN, "MIŞ GİBİ" "MİŞ GİBİ" KİŞİLİKLERİN AĞIRLIK KAZANDIĞI DÖNEMLERDEN GEÇİYORUZ. KİMSEDEN SÖZÜNÜN ARKASINDA DURMASINI, SABİT BİR ÇİZGİYE SAHİP OLMASINI BEKLEMEMEK GEREKİR. BUNDAN SONRA KISA ZAMAN ARALIKLARI İLE 180 DERECE DÖNÜŞ SERGİLEYEN İNSANLARIN AĞIRLIKTA OLDUĞU TOPLUMLARDA YAŞAYACAĞIZ. KİŞİLİK DENİLEN ŞEY ORTADAN KALKACAK VE RİYAKARLIK, İKİ YÜZLÜLÜK, LİNÇ PSİKOLOJİSİ ÖNE ÇIKACAK
              http://www.liberation.fr/…/…/06/09/la-fin-du-sublime_1458435

              LACAN ANALİZ EDİLENLERİ GRUP NORMLARINDAN OLUŞAN SAĞLIKLILIK İDEALİNE İTEN PARTİZAN ANALİSTLERİ İFŞA ETMİŞTİR- RAGLAND-SULLİVAN
              Neden bunu yapmıştır Lacan? Çünkü analistini örnek almak, onun gibi düşünmek, onun gibi davranmak, tedavi edici bir etki yaratmaz, insanın anne ve babasıyla kurmuş olduğu ilişkiyi yinelemesine neden olur. Çünkü Lacan, gerçekliğin normlarına uyum sağlayan, entegre edici, uzman, sentez edici, güçlü bir ajan gibi işlev gören bütünleşmiş bir kendilik fikrine doğal olarak karşı çıkmıştır. Analizin bu düzeyde kalması, transferansın çözülememesine neden olur. Tedavi için bu ilişki biçimi aşılmalıdır. Psikanaliz dernekleri norm oluşturan bir güce dönüştüğünde analistler de Lacan'ın belirttiği gibi birer partizana dönüşüyorlar

              EMİR KOMUTA ZINCIRI ALTINDA PSİKANALİZ OLUR MU?
              Psikanalizin en önemli koşulu serbest çağrışıma izin vermesidir. Bu nedenle her seans bir surprizdir ve hangi konunun gündeme geleceği belli olmaz. Psikanalist bu dağınık konuları nasıl entegre edeceğini ve nasıl yorumlayacagini bilir yeter ki seansta gelen konu sahte olmasın.Ancak analizan ile analistin seans dışında bir hukuklari varsa ya da seans anadilinde yapilmiyorsa serbest çağrışım gerçekleşmeyecek ve süreç sahte bir mecrada ilerleyerek sonuç vermeyecektir

              NESNE ÜRETEN İNSAN İKEN NESNENİN ÜRETTİĞİ İNSAN HALİNE GELDİK
              Belki şaşkınlık verebilir ancak, insanın diğer canlılarla en benzer yanlarından birisi, toplumsal akımlara düşünmeden uymasıdır. Her ne kadar bu durum egonun sağlıklı bir yanı gibi, uyum yeteneği olarak gösterilmeye çalışılmışsa da aslında şizofren ya da psikotik olmayan her birey bunu otomatik biçimde yapar. İnsan ürettiği şeydir. Üretmeden ihtiyaçları başkaları tarafından karşılanan insan ise her şey haline gelebilir. Bu durumu Orwell 1984 adlı romanında, “Her şey bir hayal dünyasında eriyip gidiyordu, sonunda yılın hangi gününde oldukları bile belirsizleşmişti” tümcesiyle anlatır. Romanda emeğiyle geçinen insanların, maaşlı çalışanlara göre anlık dönüşümlere daha dirençli oldukları vurgulanır. İnsanların giderek kendi ihtiyaçlarını ürettikleri doğal ortamlarından koparak büyük metropollerde üretimden uzak halde yaşamaya başlamaları, insanın toplumsal akımlara uyum eğilimini en uç noktaya taşımıştır. Kendi ihtiyacı olan nesneyi üreten insan kendi değer yargılarını da oluşturabiliyor iken bu üretim günümüzde şehirlerde yaşayan insanlar için kendisinin dışından gelen bir üretim olmaya dönüşmüştür. Bu durum bilen-insanı yok ederek uyan-insanı yaratmıştır. Günümüzde insanların ihtiyaçları, dev üretim mekanizmaları tarafından topluca üretildiği için bireylerin tek tek hangi nesneye ihtiyaç duyduklarının önemi kalmamıştır. Kitlesel üretim mekanizmaları, insanların gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri de bolca üreterek insanların bu nesnelere arzu duymalarını sağlarlar. Tüketim ekonomisi dediğimiz bu sistemde insanlar kitlenin eğilimlerine uyum gösterdiklerinde sağlıklı bireyler olarak adlandırılırlar. Ancak bu durumda insan, ihtiyacı olmayan bir nesneyi arzulayan, yani o nesnenin biçimlendirdiği, o nesnenin ürettiği insana dönüşür. Cogito'dan giderek uzaklaşmamızı sağlayan bu durum, insanın kişiliğini de belirsiz, her an başka bir nesneye arzusunun yönlenebilmesi nedeniyle muallak ve sıkça dönüşüm geçiren bir yapıya bürünür. Bu sağlıksız duruma biz zamanın "sağlıklı" bireyi diyoruz. Bilen özne ortadan kalkmıştır ve onun yerine kitlelerin manipüle edilmesi yoluyla kolaylıkla biçimden biçime sokulabilen yeni bir özne biçimi ortaya çıkmıştır. Bu durum insanlar hakkında bizi şaşkınlığa sürükleyecek olayların giderek daha fazla yaşanmasına neden olacaktır.

              DUYGULARIN KONTROLSÜZ HAREKET ETTİĞİ ZEMİN: HİSTERİ
              Histeri, duyguların yöneldikleri hedeflerle ilgili mantıksal bağın olmadığı bir ortam yaratır. Öfke, coşku, aşk, yüceltmek, yerin dibine geçirmek, linç etmek gibi duygular insanların içinde hazır beklerler ve açığa çıkmak için uygun bir hedef arayışındadırlar. Uygun hedef, toplumun makul bulduğu, onayladığı hedeftir. Ancak HİSTERİ tablosu bu duyguların serbestçe herhangi bir hedefe yönelebilmelerini ve rahatça açığa çıkabilmelerini sağlar. Bu durum bireysel biçimde gerçekleşirse toplum bireye “hasta” muamelesi yapar. Ancak toplumsal histeri durumlarında mantıksızlık durumu toplumca paylaşılan bir durum olduğu için duygunun boşalma biçimi toplum tarafından hastalık olarak değil, sağlıklı bir tepki olarak değerlendirilir.

              LACANCI PSİKANALİZ NEDİR?
              Eğer Freud'un kuramını doğru anlamışsanız ve doğru uyguluyorsanız, yaptığınızdan farklı bir psikanaliz tekniği olarak, “Lacancı psikanaliz” biçiminde adlandırılabilecek bir teknik söz konusu değildir. Yani bugün Lacancı psikanaliz olarak adlandırılan teknik, Freud’un kuramının ve tekniğinin doğru uygulanmasına psikanalistleri davet bir tekniktir, Freud’un kuramına ya da tekniğine alternatif farklı bir şey değildir. Bu adlandırmaya Anna Freud’un öncülük ettiği Ego psikolojisi akımının Freud’un kuramını yolundan saptırmış olması nedeniyle gerek duyulmuştur.Ego psikolojisi akımı,Freud'un kuramını, psikanalitik tedavi uygulamasının transferans-kontrtransferans (aktarım-karşıtaktarım) boyutuna oturtulmasına yönelik olarak okunmasına yöneliktir ve eğer bu tür bir uygulamayı Freudyan bir uygulama olarak kabul edenlerin arasındaysanız bu durumda Hakiki Freudcu tekniği göstermek açısından Lacancı psikanaliz tekniği teriminden söz edilebilir. Bu bağlamda hakiki Freudcu teknik olarak Lacancı psikanaliz tekniğinde transferans ve kontrtransferans birer teknik hata olarak kabul edilir ve süreç eğer bunların üzerine kurulursa psikanalistin egosu bilen özne olarak kabul edilmiş olur. Bu durumda psikanaliz süreci, kendiliğini, “bilen özne” yanılsaması üzerine kurmuş olan analistin, analizana didaktik bir bilgi aktarımına dönüşür ki bu Freud'un kuramına kökten ters bir durumdur. Çünkü bilen özne olarak ego, tüm yanılsamaların, nevrozun ve narsisistik süreçlerin tek nedenidir. Bilen özne olarak analist, kendisinin kendi bildiği gibi algılanmasının dışındaki tüm algıları sorunlu kabul eder ve süreç bu kabul üzerinden analizanın sağlıksız dış dünya algısının düzeltilmesine yönelir. Bu durumda analist ve analizan ilişkisi iki egonun yani iki adet kendini bildiği varsayılan öznenin bilinçli iletişimine dönüşecektir. Bunun sonucunda bilinçdışı hiçbir biçimde sürece katılamayacak ve analize giren kişi, kendiliğinin bilen ego yanılsamasına denk olduğu yanılsaması güçlenerek analizini tamamlayacaktır. Bilinçdışı ele alınmamış bir analiz sürecine ne kadar analiz denirse artık.

              BİLİNÇDIŞINA SAHİP OLDUĞUMUZUN EN AÇIK KANITI: UYURGEZERLİK
              Psikanaliz kuramının getirdiği en başta gelen yenilik, zihnimizin tamamıyla farkında olduğumuz bir bütünlük halindeki bilinçten oluşmadığını bize göstermesi olmuştur. Histeri olgularında ilk kez açık olarak gözlenen bu durum, farkında olduğumuz bilincin yanında bir de oldukça geniş bir bilgi içeriğini kapsayan bir bilinçdışımızın olduğunuz anlamamızı sağlamıştır. Bilinçdışı olarak adlandırılan zihin bölümü, histeri dışında çocuklarda sıklıkla gözlenebilen uyurgezerlik durumunda da kendisini gösterir. Örneğin 8 yaşındaki bir çocuğun tatil için gittiği otelin odasından uyku halinde iken çıkarak 15-20 dakikalık bir gezintiden sonra odasını eliyle koymuş gibi bulduğunu ve kapı açıksa doğrudan yatağına geçerek uyumaya devam ettiğini gözlemleyebiliriz. Ertesi gün aynı çocuk uyandığında otelde odasını bulmakta zorluk yaşayacaktır. Bu da zihinde halihazırda varolan bir bilginin (odaya ulaşım yolu), bilinçli halde iken egonun bilgi alanının, yani bilincin dışında tutulmasından kaynaklanmaktadır. Bu deneyimler bilginin pasif olarak kaydedilerek bilinçli alanın dışında kalan bir zihin bölgesinde tutulduğunu göstermektedir. Ego, yani bilinçli alanın benlik temsilcisi, bildiğimizi bildiğimiz bilginin sahibidir ancak bu kadarı tüm bilgimizi oluşturmaz. Yaşamımızdaki olumsuz deneyimlerin getirdiği bastırmalar da egoya malum olmayan bir yerde depolanırlar. Bu alana bilinçdışı diyoruz. Birçok nevrozun nedeni olan bilinçdışı ile egonun tanışamaması durumunu ise psikanaliz yoluyla aştığımızda, obsesif kompulsif bozukluklar, dürtü kontrolü bozuklukları, depresif tablolar ve anksiyete bozuklukları gibi psikiyatrik bozuklukların düzeldiğini gözleyebiliyoruz.

              KUANTUM ÖZNE
              Lacan'ın psikanalize getirdiği en belirgin yenilik özneyi bir kuantum parçacığı gibi ele alabilmemizi sağlayan bakış açısıdır. Bu bakış açısına göre özne için sabit ve değişmez bir tanım yapmak olanaklı değildir. Bu bakış açısı aynen elektronun yerini belirlemeye benzer. Elektron, çekirdeğin çevresinde bir bant içinde herhangi bir noktada bulunabilir. Biz elektronun yerini anlamak için girişimde bulunduğumuzda onu bu bandın içindeki herhangi bir noktada gözlemleriz. Ancak bu nokta onun her zaman bulunacağı sabit yeri değildir. Elektron, bazen bir dalga biçiminde bazen de bir parçacık biçiminde bu bantta herhangi bir yerde herhangi bir olasılık oranında gezinmeye devam edecektir. Aynı biçimde özneyi gözlemlemek de onu bir noktaya çökeltir ancak özneyi sadece o konumdaki özellikleriyle tanımlamak çok eksik bir yaklaşımdır. Özne onu gözlemlediğimiz anda, başka konumlardaki varoluşunu farkında olmadan bizden ve hatta kendisinden gizler. Bu tutum bilinçdışını oluşturur. Özneyi bütünüyle görebilmek, kendisinin de kendisini görebilmesini sağlamanın tek yolu psikanalizdir

              EGO NEDİR?
              Egonun nasıl bir yapı olduğu konusunda Freud’un da çelişkileri olmuştur. Freud’un egoyu tanımlama çabaları, gerçekçi ego ile narsisistik ego olarak iki grupta toplanabilir. Freud bu iki yaklaşım arasında gidip gelmiştir ancak son olarak hangisinde karar kıldığı bilinmemektedir. Kimi zaman biri, onun işe yaramadığı zaman da öteki işe yarar bir tanım olarak ortaya çıkarlar. Narsisistik ego, çoğunlukla yanlış biçimde narsisistik kişilik bozukluğu ile karıştırılır ama aslında bir egoya sahip olduğumuz için hepimiz değişen düzeylerde narsisistik özellikler sergileriz. Freud gerçekçi egoyu idden köken alan, anti-sosyal bir yapı, cinsellik dahil tüm içsel dürtü ya da arzularla toplumsal hakikatin koşulları arasındaki çatışmada görev alan bir ajan olarak tanımlar. Yani gerçekçi ego, idden hakikate, hakikatten ide doğru iki yönlü çalışan bir filtre görevi görür. Bu açıdan gerçekçi egonun, idin isteklerini toplumsal kurallar açısından kabul edilir bir biçime soktuğu ve toplumsal yasanın temsilcisi gibi göründüğü söylenebilir. İki efendisi olan bir hizmetkâr gibi işlev gören gerçekçi ego, zevki kısıtlayan bir toplumsal yapıda, en üst düzeyde tatmini yakalama amacı güder. Ancak Lacan, egonun hakikatin taşıyıcısı olarak kavramsallaştırılmasının temelden yanlış olduğunu belirtir. Hakikat ona göre sorgulanmamış bir kavramdır. Aslında içinde bulunduğu hakikati biçimlendiren güce göre biçim alan ego bir nesnedir. Ego, kendisini kendi görmek istediği biçimde kurgulamasının yanında, içinde bulunduğu dünyasını da işine geldiği gibi algılayacaktır. Ego ile gerçeklik arasında, sürekli olarak egonun hoşuna gidecek yatırımlarla bezenmiş, önceden oluşturulmuş imgeler bulunduğu için, ego gerçeklikle doğrudan temas edemez. Bir nesne olarak ego, içinde bulunulan kayıt ve algılama dönemine göre biçimleneceği için, nesneden çok onu biçimlendiren dönemin özelliklerini tanımlamak gerekir. Nesne olarak ego, öznenin bir dönemini anlatmaktan öteye gidemez ve özne ile ilgili birçok şeyin gizli kalmasına neden olur. Bu nesne, aynen kendisini aşığının hoşuna gidecek biçime soktuğu aşkta olduğu gibi, libidinal enerjinin üzerinde toplandığı ya da üzerinden çekildiği diğer nesnelerden farksız bir imgesel nesnedir. İmgesel ilişkiler, hakikatte ortada olmayan, yanılsama ilişkileri değillerdir. İmgesel ilişkiler, her şeyin aynılık ve farklılık zıtlığına oturtularak biçimlendirildiği, egolar arasındaki bir ilişkidir. Bu ilişki biçiminde aynı olmak sevmek ve özdeşleşmek, farklı olmak ise nefret etmek ve rekabet anlamına gelmektedir. Faklılık sonucunda ortaya çıkan çoğulluk, ötekinin yerine geçemeyeceğimizi, ötekinin sahip olduğuna sahip olamayacağımızı yüzümüze vurur. Çoğulluk, egonun Öteki’nin tavrına daha fazla bağımlı duruma gelmesine neden olacaktır. Öznelere yönelik ilgi ve sevgi ilişkisinde ebeveyn, amirler gibi Öteki konumundakilerin tutumlarındaki ufak farklılıklar bile İmgesel ilişkilerde büyük bir nefretin nedeni olabilmektedir. Narsisizm hepimizin günlük davranış biçimimizi belirleyen ana etken olarak kendini ne pahasına olursa olsun kabul ettirmek ve beğendirmek olarak budur ancak narsisistik kişilik bozukluğu bundan farklı bir durumdur.

              SİMGESEL YAPI KATMAN KATMANDIR-BABANIN ADLARI
              Ailenin Simgesel yapısı her bir öznenin anneye ne kadar yakın durabileceği kıstas alınarak kurulur. Bu yapı başlangıçta ne kadar gerekli olsa da ilerleyen yaşlar için çocuk açısından sağlıksız bir yapıdır ve toplumsal yapının devreye girmesi ile birlikte bu sağlıksız yapı da aşılır. Ailesel Simgesel yapı aşılamaz ise baba çocuğun kafasında vahşi, acımasız İmgesel baba olarak kalacaktır. Bu sorunlu baba imgesinin babayı da aşan bir güç olarak, Babanın-Adı metaforu adlı Simgesel baba kavramı ile aşılması gerekir. Simgesel baba kavramının hakiki baba ile hiçbir ilgisi yoktur ve öznenin öfkesini, saldırganlığını bastırmış barışçıl bir özne olabilmesinin en başta gelen gereğidir.

              ÖZGÜR BİREY ÇIKMAZI; TOPLUMDAN ÖZGÜRLEŞMEK, ANNEDE VE İLKEL-VAHŞİ BABA İMGESİNDE TUTSAK KALMAKTIR
              Sonuçta her özne bir biçimde toplumsallaşmak durumundadır ve er ya da geç toplumun kuralları ile yüzleşecektir. Toplumsal gücün karşısında özgürlüğünü yitirmemenin alternatifi annede hapis olarak kalmaktır ve bunun başka alternatifi yoktur. Lacan bu sürecin egoyu kurallara maruz bırakması nedeniyle, egonun kendisini ötekinden ve nesneden ayırmasına yaradığını belirtir. (Öznenin Diyalektiği)

              İLAÇ TEDAVİSİ GEREKTİRMEYEN HİSTERİ HASTALIĞI, PSİKİYATRİDEN NEDEN DIŞLANDI?
              1950’li yıllardan itibaren psikiyatri camiasında psikiyatrinin kurucusu Freud’un etkisi ciddi olarak azalmıştır. Psikiyatri, temelini oluşturan kuramların kurucusu olan Freud’u dışlarken, bilinçdışı kavramını da dışlamış ve insanı beynindeki maddelerin (örn. Serotonin) dengesinden oluşan bir makineye çevirmiştir. Modern psikiyatri insan zihnini sadece bilinçten oluşan bir yapı olarak görür ve zihinsel sorunları, beyindeki maddelerin azalmalarına ya da artmalarıyla açıklar. Bu yaklaşım kuşkusuz sadece ilaç firmalarının işine yaramıştır ve tüm dünyada psikiyatrik ilaç satışları patlamıştır. Freud’un etkisinin azalması, tedavisinde ilaç kullanılmayan ve psikanaliz yoluyla tedavi edilen histeri adlı hastalığı modern psikiyatrinin dışlamasına ve onun yerini ilaçlarla tedavi edildiği ileri sürülen bir dizi yeni hastalığın almasına neden olmuştur. Depresif tabloların bir çoğu, panik bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk, disosyatif bozukluklar, kaygı (anksiyete) bozuklukları, sosyal fobi, uyku bozuklukları, dikkat eksikliği tabloları, fobiler gibi birçok hastalık aslında histeri tablosunun içinde yer alan alan hastalıklardır. Histeri nedir? Histeri, insana çok acı veren bir hakikatin insan zihni tarafından daha kabul edilir biç biçime dönüştürülmesidir. Zihin bu işlevi yerine getirirken acı veren hakikati bilinçdışına iter ve uydurulmuş yeni gerçeklik bilinci oluşturur. Bu durumun yegane tedavisi psikanalitik psikoterapilerdir. Ne ilaçla ne de besin takviyeleri ile bu durum düzeltilebilir. Bilinçdışı kavramının artık psikiyatriye uzak bir kavram haline gelmesi, psikiyatriyi psikoterapi ile düzelebilecek tablolar için ilaç yazma mercii haline getirmiştir.

              İNSAN ZİHNİ DÜNYASINI YANILSAMA TEMELİNDE KAVRAR; İNSANIN YANILSAMADAN KURTULMA OLANAĞI VAR MI?
              Ne yazık ki bu sorunun yanıtı olumsuz. Yani yanılsamanın sıfıra indiği bir noktaya ulaşmamız olanaksız. Hatta ruh sağlığımızı koruyabilmemiz için gerekli olan sağlıklı yanılsamalar da var. Bu durumda psikanaliz neye yarıyor derseniz, bu soruyu şöyle yanıtlamak gerekir; nevroza yol açan yanılsamalardan kurtulmak ama sağlıklı olmamıza yardımcı olan yanılsamaların güçlenmesini sağlamak psikanalizin hedefi olmalıdır. En azından Lacancı psikanalizin hedefi budur. Örneğin “EGO”yu güçlendirmek, sağlıksız bir yanılsamayı güçlendirmektir. Freud bu açıdan çok yanlış anlaşılmıştır ve Freud’un izinden gitmek “EGO”yu güçlendirmek olarak anlaşılmıştır. Sağlıklı yanılsamalar her birey için ve her kültür için değişken yapıya sahip olan yanılsamalardır. Yüceltme, aşılması gereken bir hastalık mıdır? Yaşamımızı yüceltmelerden temizleyerek mutlak bir hakikate, hakiki yaşam biçimine ulaşma olanağımız var mı? Bu soruların yanıtını olumlu olarak verenlere göre yaşamımızdan tüm yüceltmeleri ayıkladığımızda hakiki “ben”e ulaşabiliriz ve yaşayabileceğimiz en hakiki yaşam biçimi de bu noktada başlayacaktır. Oysa yüceltmelerden kendisini bütünüyle ayıklamış olan hakiki “ben” dediğimiz şey, yanılsamaların en yücesidir. Çünkü “ben”, her zaman bir ÖTEKİ’nin aynasında ortaya çıkan bir görsel imgedir. Peki, mutlak “ben”e ulaşmış insanın “ÖTEKİ”si nerededir? İşte bu “ÖTEKİ” o kadar arkaik bir ötekidir ki, o noktada “ÖTEKİ” ile “ben” arasındaki ayrımı ortaya koyma olanağımız yoktur. Oysa yüceltilmiş “ÖTEKİ”, bizden ayrılığı kesinleşmiş bir yapı olarak gerçeklik içindeki konumumuzu en doğru biçimde saptayabilmemizi, benlik imajımızı ötekilerle karıştırmadan algılayabilmemizi sağlar. “O”nun da hataları vardı, “O” eleştirilemez değildir biçimindeki tümcelerle başlayan tuzaklardan uzak durmakta yarar var. İnsan bu tuzağa düşünce, daha dogmatik inançlara sarılmaya eğilimli duruma geliyor. Denize düşen yılana sarılırmış diye boşuna dememişler.

              FREUD, ÇOCUK CİNSELLİĞİ İLE İLGİLİ BAŞTAN ÇIKARMA KURAMINDA GERİ ADIM ATMIŞ MIDIR?
              Freud’un en çok eleştiri aldığı konu çocukluk cinselliği konusudur. Psikanaliz pratiğinin ilk yıllarında yoğun biçimde histeri olgusu ile karşılaşmış olan Freud, hastalarının erken çocukluklarında, daha çok babaları tarafından cinsel tacize maruz kaldıkları biçimindeki iddialarının fantezi olup olmadığı konusunda kararsız kalmıştır. Başlangıçta bu durumları gerçek olarak değerlendiren Freud, daha sonra neredeyse tüm babaların sapık olduklarının iddia edilmesine neden olabilecek bu verilerin daha çok fantezide gerçekleştiklerinde karar kılmış ve kuramını değiştirmiştir. Bu nedenle Freud’a yönelik eleştiriler, özellikle babaların çocuklarını cinsel olarak taciz etmelerinin üstünü örtmesi noktasında yoğunlaşmıştır. Bu konuda Freud’un “Narsizm Üzerine ve Schreber Vakası” adlı kitabında Dorothy Bloch’un Freud’u eleştiren yazısı dikkat çekicidir. Bloch, Freud’un kendi analizinde babasının kendisine ve kardeşlerine yönelik tacizi ile ilgili verilerle yüzleşmesinin önce onun babasını suçlamasına neden olduğunu belirtir. Bloch sonradan Freud’un babasının ölümü üzerine ona karşı duyduğu düşmanlık hislerinden dolayı kendisini suçluluk duyduğunu, suçluluk duygularından kurtulmak ve babasını aklamak için taciz olaylarının çoğunlukla birer fanteziye dayandığı iddiasına sarıldığını belirtir. Bloch kanıt olarak kendi izlediği 4 adet tacize uğramış çocuğun verilerini ortaya koyar. Çocuk tacizleri tartışmasız biçimde somut ve gerçek bir olgudur. Ancak somut taciz ile tacizin fantezide gerçekleşmesi birbirinden çok farklı belirtilere neden olmaktadır. Tacizin somutlaştığı durumlarda baba bir organik somut varlık olarak kaldığı için yüceltilememektedir. Oysa fantezideki taciz, her zaman babanın yüceltilmesi fantezisi yolunda giderken kurulan bir kurgunun parçası olarak karşımıza çıkmaktadır. Çocukların zihinsel gelişimleri sırasında babalarının nesnesi olduklarını kurguladıkları bir dönem vardır ve bu fanteziler bu dönemde ortaya çıkmaktadırlar. Çocuğun annesinden koptuğu aşamada girdiği bu dönem aynı zamanda çocuğun kendisini annesinin nesnesi olarak görmekten çıkarak babasının nesnesi olarak var olduğu bir dönemdir. Bu dönemlerde çocuğun anne ve baba algısı gerçek anne ve babadan çok farklıdır ve ikisi de çok yüceltilmiş varlıklar olarak algılanırlar. Bu yüceltme eğer çeşitli nedenlerle zamanında sonlanamazsa histeri tabloları ortaya çıkmaktadır. Ebeveynlerin yüceltilmesinde bir aksaklığın olması da aşırı yüceltme kadar büyük sorunların oluşmasına neden olmaktadır. Schreber vakasında da fantezi, babanın Tanrı mertebesine taşınmasına varacak kadar belirgindir ve babanın yüceltilmesinin uç noktalara vardığı anlarda Schreber kendisinin cinsiyet değiştirmesinin dünyayı kurtaracak bir eylem olduğunu iddia eder. Taciz eğer somut bir durum ise çocuklar bunu saklamaya eğilimli olurlarken, fantezi düzeyinde kaldığında, Schreber olgusunda olduğu gibi bunu açığa vurma eğiliminin çok daha yoğun olduğu dikkati çekmektedir. Babanın yüceltilmesi fantezisinin varlığı ya da yokluğu, taciz olgularının fantezi olup olmadığının anlaşılması açısından psikanaliz sürecinde çok işe yarayan bir ayıraç görevi görebilir

              AŞIRI DİYET YAPMAK DA ANOREKSİYA GİBİ BİR TÜR YEME BOZUKLUĞUDUR
              Yeme bozukluğu adı altında ilk olarak tanımlanan hastalık Anoreksiya Nervoza olmuştur. Başlangıçta bu hastalık insanı ölüme kadar götüren bir aşırı zayıflama arzusu ile hekimlerin dikkatini çekmişti. Sonraki yıllarda, seyrek görülen anoreksiya tablolarına ek olarak tıkınma ve kusma döngüsü ile giden Bulimiya Nervoza adlı hastalığın özellikle genç kızlarda salgın haline geldiği görüldü ve yeme bozuklukları arasında anılmaya başlandı. Şimdilerde ise özellikle orta yaşlı kesimi kadın erkek ayırmadan etkileyen zayıflama diyeti yapma salgını da bir yeme bozukluğu tipi olarak kabul ediliyor. Bütün gün yediklerinizi düşünüp yaşamınızı buna göre ayarlıyorsanız, sürekli olarak kalori hesabı yapıp aldığınız kalorileri yakmaya odaklı yaşıyorsanız ve birkaç yüz gram almak yaşamınızı zehir etmeye yetiyorsa psikiyatrik olarak yeme bozukluğu tanısı almanız mümkün olabilir. Bu hafif yeme bozukluğu biçimleri her an ağır bir anoreksiya tablosuna ya da kronik bir bulimiya tablosuna dönüşme riski taşıdıkları için üzerinde önemle durulması gereken sorunlardır

              YEME BOZUKLUKLARI
              Anoreksiya Nervoza, vücut imajının bozulmasından kaynaklanan bir yeme bozukluğu hastalığıdır. Bu bozukluk, erken yaşlarda güçlü olmanın belli bir ideal imaja sahip olmakla denk tutulmasından kaynaklanır. Bu nedenle birey toplumdaki varoluşunu bir beceriye ya da yeteneğe dayandırmaktan çok bir görünüme dayandırarak varoluş sorununu aşmaya çalışır. Örneğin zayıf ve biçimli bir vücuda sahip olan kişilerin toplumda daha ön planda oldukları, daha çok onaylandıkları, daha güçlü oldukları algısı çocukta yerleşirse kendi vücut imajını reddeden çocuk kafasına kazınmış olan sabit bir imaja sahip olmanın peşine düşer. Güçlü olmak, onaylanmak, başarılı olmak gibi soyut kavramlar, somut bir görünümden kaynaklanıyormuş gibi algılamaya başlamak bu hastalığın ilk adımıdır. Kişi ne kadar zayıflarsa zayıflasın hiçbir zaman kafasındaki o resme sahip olamayacağı için kendisini hep bir uyumsuzluk içinde hisseder ve bu uyumsuzluk da onda sürekli bir zayıflık, eksiklik algısının ortaya çıkmasına neden olur. Herkesin kendi vücuduna ait bir imajı vardır ancak bu hastalığa tutulanların kendi vücutları ile ilgili imaj, gerçeğe uymayan, kendilerini olduklarından daha kilolu ve biçimsiz algılamalarına neden olan bir imajdır. Bu nedenle ne kadar zayıf olurlarsa olsunlar kendilerini sürekli olarak şişman ve biçimsiz olarak algılarlar ve yaşamlarını tehlikeye sokacak derecede zayıflama girişimi ile estetik ameliyat düşkünlüğü ortaya çıkar. Anoreksiya Nervoza adlı hastalık genellikle kız çocuklarında ve ergenliğe giriş aşamasında yani 11 ile 15 yaşları arasında başlar. %90 oranında kızlarda görülen bu hastalıkta önce yediklerini kısıtlayıcı diyetler ve aşırı bir egzersiz düşkünlüğü ortaya çıkar. 15 yaşından sonra biçim değiştiren bu hastalık, genellikle Bulimiya Nervoza'ya dönüşerek aşırı yemek yeme ve ardından kusma-ya da müshil ilaçları ile kendini ishal yaparak zayıf kalma çabası- biçiminde kendisini gösterir. Uzun yıllar aşırı yemek yeme ve kusma-müshil kullanma döngüsüne kapılarak yaşayan hatta ömrünü bu biçimde tamamlayan hastalar vardır. Anoreksiya Nervoza düşük bir oranda ölüme kadar giden bir yemek yememe durumu ile de kendisini gösterebilir. Bu dirençli olgular, bir deri bir kemik kalıp 40 kilogramın altına düştüğü halde aynadaki kendi görüntülerini hala şişman bir insanın görüntüsü olarak algılamayı sürdürürler. Dünyada ve Türkiye'de bu hastalık giderek daha yaygın biçimde görülmeye başlamıştır ve hastalık oranı erkekler lehine değişmeye başlamıştır. Köylerde görülme sıklığı neredeyse sıfıra yakındır ve şehirleşme ile birlikte sıklığı artar. Şehirleşmiş bölgelerde görülme sıklığı %1 ile 5 arasında değişmektedir. Genç bireylere reklamlarla, filmlerle sunulan ideal vücut biçimleri, zayıf olmanın bir değer gibi gösterilmesi, bir yandan estetik ameliyat girişimlerini arttırırken öte yandan da kilo verdiren diyetlerin yaygınlaşmasına neden olmaktadır. Modern toplumlar, başarılı olmanın ve değerlere sahip birisi olmanın belli bir imaja sahip olmak anlamına geldiği algısının öne çıktığı toplumlardır. Bu imaj bireylere çeşitli yollardan pompalanmaktadır. Günümüzün toplumlarında bireyler gerek kendileriyle gerekse başkalarıyla olan ilişkilerde kişinin zenginliğini değerlere sahip olmaktan çok belli bir görünüme sahip olmakla değerlendirmektedirler. Bu tür etkenler, bireyleri aşırı diyet yapma, zayıflatıcı ilaç kullanma ya da aşırı egzersiz yapmaya yönlendirmektedir. Böylece çocukluk çağında etkilenen hastalara ek olarak geç yaşta ortaya çıkan yeme bozukluklarına neden olmaktadır. Zayıflatıcı diyetlerin kayda değer oranda anoreksiya ve bulimia nervozaya geçişe neden olduğu görülmektedir. Diyet yaparken hedef zayıflamak yerine sağlıklı olmak olmalıdır. Tedavide öncelikle yaşamsal tehlike oluşturan tıbbi bir sorun varsa onun çözülmesine yönelik tıbbi girişimler yapılmalıdır. Psikiyatrik tedavi ilaç ve psikoterapi olarak kombine biçimde yürütülür. İlaç tedavisi bireyin içinde bulunduğu tablonun durumuna göre düzenlenir. Hastalığın kesin çözümü psikoterapidir. Gerek güçlü olmak ile görünüm arasında kurulan yanlış bağlantının düzeltilmesine yönelik bilişsel yaklaşımlar, gerekse kişilik oluşumunun erken dönemlerindeki bir aşama olan vücut imajı aşamasına saplanmasından ve değerlerin öne çıkartıldığı bir kişilik kurma aşamasına geçilememesinden kaynaklanan psikolojik sorunlar, psikanalitik ve varoluşsal psikoterapi yöntemleri ile ortadan kaldırılmaya çalışılır. Gençlere becerileri ve yetenekleri ile toplumda yer edinme olanağı tanıyan toplumlarda hastalığa yakalanma oranı düşmektedir ve hastalıktan kurtulma oranları daha başarılı düzeylerde seyretmektedir. Bu kitlesel mücadele, tek tek hastaları tedavi etmekten çok daha etkili bir koruyucu toplumsal hekimlik örneğidir. Bu nedenle yeme bozuklukları ile mücadele hekimleri aşan bir boyuta sahiptir. http://www.sabah.com.tr/galeri/magazin/ayse-akin-zayiflik-tutkusu-beni-hicligin-kiyisina-surukledi

              ANOREKSİYA NERVOZA VE BULİMİA NERVOZA TABLOLARINDA ETKEN OLAN VÜCUT İMAJI KAVRAMI
              İnsanlar veri bombardımanı altındalar ancak bu verilerin arasında cehaleti azaltacak bilgiyi ara ki bulasın. Örneğin psikoloji konusu; insanların psikolojik yapıları bütünüyle gözardı ediliyor. Bilişsel psikoloji de bu kervana katılmış durumda... Şimdilerde psikoloji öğrencileri bilinçdışı diye bir yapıdan habersiz biçimde okullarından mezun oluyorlar örneğin. Belli davranış kalıplarını belli beyin bölgeleri ile ilişkilendirme çabası da 100 yıl önceki ilkel nörolojik açıklamalara benziyor. Oysa beyin en basit görevde bile tüm beyin bölgelerinin işin içine katıldığı bir etkinlik gösteriyor. Depresyon ve kaygı gibi psikolojik sorunların bütünüyle beslenmeden, yanlış düşünce kalıplarından ya da yalnızca serotonin azalmasından, şizofreninin dilin evrenine girmemekten kaynaklandığı biçimindeki indirgeyici yaklaşımlar yeni tür cehaletin örnekleridir. Sayılan bu etkenlerin her birinin kişinin ruhsal sağlığının bozulmasında katkısı olabilir ancak bunlardan birini tek neden olarak ele almak yanlıştır. İnsanların bütüncül olarak anlaşılabilmesi ve tedavi edilebilmeleri için toplumsal yapının, çevrenin, beslenmenin ve bilinçdışının etkilerinin her birinin değerlendirilmesi gerekir. Bu nedenle bilinçdışı herkesin yeni tür cehaletin içine düşmemek için öğrenmesi, anlaması gerekli olan bir kavramdır. Öğrenmeye vücut imajımızın nasıl geliştiğini anlayarak başlayabiliriz: Babanın varlığına neden muhtacız? Çünkü ego başlangıçta vücudu ve vücudun imajını temel alan bir yapı olduğu için çocuk çok yakın ilişki içinde olduğu annesinin vücut imajı ile kendi vücut imajını birbirinden ayıramaz ve biz bu aşamadaki ego imajına imago diyoruz. Babanın kendi vücudumuzdan ayrı duran bir başka vücut olarak devreye girişi, kendimizi Öteki’nden farklı bir imaj olarak yakalayabilmemizi sağlar. Bu aşama, kendimizi somut biçimde, ötekilerden ayrı bir varlık olarak fark edişimizin ilk adımıdır. Yeme bozuklukları, günümüzün anneden kastre olamamış bireyinin imagoya karşı kendisini savunma amacıyla bağımsız bir ego imajı kurma çabasından kaynaklanır

              EGO İDEALİNİN GELİŞMESİNDE BİR AŞAMA OLARAK İDEAL EGO
              İdeal bir imaj olarak ideal egonun kurulması kişiliğin gelişimi için çok önemli ve gerekli bir adımdır. İmgesel dönemde ego ideali bir ideal ego olarak kurulur ve ideal ego Lacan'ın belirttiği gibi imgesel bir nesnedir. Bu kendilik nesnesi hem kendimizi Büyük Öteki'nin arzu nesnesi olarak bulmamızın hem de moda düşkünlüğünün nedenidir. Öteki'nin arzu nesnesi olurken kendimizi O'nun kayıp nesnesi olarak sunarız, modaya uyarken ise kendimizi tüm-güçlü (omnipotent) Öteki'nin imajına uygun duruma getirecek kayıp nesneyi almanın peşinde koşarız. Uygun imaj, kabul edilmek ve onaylanmak anlamına gelir ve bize sağlam gibi görünen imgesel bir varoluş olanağı sunar. Nevrozun aşılabilmesi için, ego idealinin imajın tutsaklığından yani ideal bir ego olmaktan kurtulması gerekir. Egoya nevrozunu aşabilmesi için bir idealin verilebilmesi, psikanaliz süreci içinde olanaklı olabilir mi? Bu soru üzerinde uzunca tartışmayı hak eden bir sorudur. Toplumun dağıldığı ve bireylerin imaj temelli bir varoluşa itildikleri günümüzde, ego ideali yaratma açısından psikanalizin işi zor görünüyor. Freud bunu Sıçan Adam (Rat Man) adlı hastasında başarmıştır ancak Schreber adlı hastasında başaramamıştır. Schreber'in sorunu, Sıçan Adam'a göre bir imaj olarak ideal egosunu kurmakta daha sorunlu olmasıydı. Bu konuya Babanın Adları ile devam edeceğiz.

              TAVUKLAR NEDEN DEPRESYONDALAR? DEPRESYONUN NEDENİ SEROTONİN DÜŞÜKLÜĞÜ DEĞİLDİR
              Quid rides? Mutato nomine, de te fabula narratur (Neden gülüyorsun? Başkalarının başına geldiği için güldüğün bu hikâyeler, aslında senin hikâyendir)- Horace Depresyona girmiş olan tavukların sayısında ciddi bir artış varmış ancak bu tavuklar, tavuk çiftliklerinde hareketsiz olarak kafeslerde tutulanlar arasından çıkıyorlarmış, doğada kendi başına yaşayan tavuklarda depresyon vakası şimdiye dek bildirilmemiş. Çiftlik tavuklarına, daha çok yumurtlayabilmeleri ve etlenmeleri için stres giderici, rehavet verici, iştah açıcı etkileri olan antihistaminik, antidepresan ve kafein kokteyli veriliyormuş. Gece-gündüz döngüsünü hızlandırarak daha çok yumurtlamaları için yapay ışığa maruz bırakılıyorlarmış. Böylece bir taraftan antihistaminik ve antidepresanlarla sakinleştirilen tavuklar, diğer taraftan kafein ile uyanık tutuluyorlar. İşte, bu ilaç kokteyli ile tavuğun stresten uzak olması, iştahının açık olması ve etinin yumuşak olması sağlanıyormuş. Yani sözün kısası bu zavallı tavuklar doğal yaşamlarından kopartılmış, küçük kafeslerin içinde ye-iç-yumurtla döngüsü içinde yaşayan makineler haline getirilmişler. Artık onların çimlerin üzerinde serbestçe dolaşabilme, civcivlerinin yumurtadan çıkışlarını gözleme ve civcivlerini peşlerine takıp anaç tavukluk yapma olanakları kalmamış. Antidepresan, antihistaminik ve kafein verildiğinde ise tavuğun kendisini edilgen bir yumurtlama makinesi olarak görmesi engelleniyor. Mutlu olmaları için hiçbir nedenin bulunmadığı, doğal yaşam koşullarından kopartılmış olan bu tavuklar, ilaçların etkisi altında hayali bir dünyada mutlu biçimde yaşamaya devam ediyorlar. Tavuklar böylece daha yüksek bir kiloya kavuşabiliyorlar ve bolca da yumurtlayabiliyorlar. Şimdi aklınıza insanların arasında da psikiyatrik hastalıkların sıklığının giderek arttığı ve özellikle de depresyonda ciddi bir artış olduğu gerçeği ister istemez geliyordur. Ruh sağlığı açısından tavuklarla benzer bir düzeyde olmak ve buna akıl ve zekâyla bir çözüm bulamamak, hayvanlardan çok daha gelişmiş akla ve zekâya sahip bir canlı olan insan için garip değil mi? İşin daha da garip olan kısmı, günümüzde depresyona giren insana modern tıbbın psikiyatri bölümünün çözüm olarak, ancak tavuklara sunduğu düzeyde bir kafein+antidepresan+antihistaminik kombinasyonu sunabilmesi. Evet, bu ilaçlar belki toplumun %5’i gibi bir kısmı için gerçekten gerekli olabilir ama ya toplumda bu ilaçların kullanım oranı %50’lere yaklaşmışsa? Psikiyatri pratiği, insanlara bol miktarda ilaç kullandırma pratiğine dönüşmüşse? Bu soruların yanıtı için belki de tavuklara kulak vermek gerekiyor. Tavuklar insanlara dönerek şunu söylüyor gibiler: “de te fabula narratur” (benim hikâyemde sen anlatılıyorsun). Tavukların ne demek istediklerini insanlar anlayabiliyorlar mı? Bu kadar insanın sorunu çocukluk travmaları mı, yanlış beslenme mi yoksa tavuklar gibi insanların da doğal yaşam koşullarından uzaklaşıp, metropollerde kulelerin içine hapsedilmeleri, yapay ışıkla uykularının azalmış olması ve üretimci bir toplumun bireyi olamayarak yalnız bir yaşama mahkûm olmaları mı? Binlerce yıldır nice zorlukları aşarak doğanın çetin koşullarına karşı koyabilme becerisini göstermiş olan insanların bilişsel şemaları neden ha bire bozuluyor bu günlerde dersiniz? Ve insanları tavuklar gibi, antidepresan ilaçlarla, bilişsel terapilerle, bugünü yaşa (carpe diem) başka şeyi umursama felsefesiyle içinde bulundukları ortamın olumsuzluklarına duyarsız hale getirerek yaşatmak sağlıklı bir çözüm müdür? Tıp, depresyonun sadece medikal (başlıca ilaçla) tedavisini öne çıkartarak doğru mu yapıyor? Tavuğu yumurtasına yabancılaştıran süreç, insan için de acımasızca işlemekte ve insanlar yaşamlarına ve bedenlerine yabancılaşmaktadırlar. Yaşamın amacı oturtulamayınca, insanlık anlamsızlık içinde boğulmaktadır. Onca bilimsel ilerleme ve teknolojik atılımın ardından insanın kendisini çiftlik tavuğu düzeyinde bulması, açıklanması gereken bir durumdur. İnsan yaşamının anlamını, ya doğayla baş edebilen kişi olarak, ya da doğadan kopuk yaşıyorsa üretken ve neyi ne için ürettiğini bilen bir toplumda yeri olan bir birey olarak bulabilir. Sağlıklı toplum, kendi ihtiyaçlarını üretebilen, neyi, nasıl ve ne zaman yapacağına kendisi karar verebilen, ihtiyaçlarından fazlasını da ihtiyacı olanlarla paylaşabilen bir toplumdur. Sağlıklı bir ruhsal durum sağlıklı bir toplumun bireyi olmakla yakalanabilir. Depresyondaki artışın serotonin ile hiçbir ilgisi yoktur. Kendisine ait doğal koşullarda yaşama olanağı kalmamış her canlı gibi, rekabetçi-tüketim toplumunda yaşamaya mahkum edilmiş olan insanlar için depresyon duyusu dışında bir duygu yaşama olanağı var mıdır?

              ÇOCUĞUM ÇOK ZEKİ DİYENLERİN ÇOCUKLARI ZEKİ DEĞİL KENDİNE AŞIRI GÜVENLİ OLABİLİR
              Kendine güvenmek ile zeki olmayı karıştırmak çok sık rastlanan bir durumdur. Genellikle bir insanın zeki olduğu kanısına onun fırsatları iyi değerlendirme özelliğine ve toplumda öne çıkma özelliğine bakarak ulaşırız. Oysa Dunning Kruger sendromu denilen duruma göre zekası daha düşük ve niteliksiz olan kişiler daha zeki ve nitelikli kişilere göre toplumda genellikle daha öne çıkıyorlar ve kendilerini daha başarılıymış gibi gösteriyorlar. Bu sendromun özellikleri şöyle saptanmış: Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler. Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir. Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler. Nitelikleri, eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar. Cornell Üniversitesi'ndeki öğrenciler arasında bir test yapılmış ve "sınav nasıl geçti?" sorusuna öğrencilerden yanıtlar istenmiş. Soruların yüzde 10'una bile yanıt veremeyenlerin "kendilerine güvenleri" müthiş çıkmış. Onların "testin yüzde 60'ına doğru yanıt verdiklerini" düşündükleri; hatta "iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları" ortaya çıkmış. Soruların yüzde 90'ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise "en alçak gönüllü" deneklerdi; soruların yüzde 70' ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı. Atalarımız boşuna "boş başak dik durur dolu başak eğik durur" dememişler. Sıra dışı bir zeka, günlük yaşamda anlaşılabilecek bir durum değildir. Sıra dışı bir zekaya sahip olan kişilerin bu özellikleri ancak sıra dışı durumlarda belli olabilir. Üstün zekaya sahip kişilerin zekalarını gösterebilecekleri bir alan yoksa bu kişiler tam tersine yetersiz, garip, içe kapanık hatta düşük zekalı olarak bile tanımlanabiliyorlar çevreleri tarafından. Çünkü bu kişiler o anki koşullarda kimsenin göremediği, toplumun geneli için anlaşılamayacak şeyleri görüp saptadıkları için düşünceleri, davranışları, konuşmaları anlamsız, saçma ve garip gelebiliyor insanlara. Onların algıladıklarını anlayabilecek bir çevre gerekiyor bu davranışlarının üstün zekadan kaynaklandığını anlayabilmek için. Bugünün dünyası ise bilginin ve aklın aşağılandığı bir dünya olduğu için şu özelliklere sahip olan kişiler daha başarılı oluyorlar: . Her şeyi en iyi kendilerinin bildiklerini iddia edenler. . Bilgiyi, eğitimi aşağılama eğiliminde olanlar. . Çok gürültü patırtı çıkarıp, bu gürültü içerisinde çok iş yaptığı havası estirmeye bayılanlar. . Üstlerine karşı saygıda asla kusur etmezler ama altındakileri ezme konusunda üstlerine yoktur. . Herkesin gördüğü, şahit olduğu bir şeyi inkar edebilir, mesele sizi buna inandırabilmek yeteneğine sahip olmak ve bu ahlak düzeyini benimsemiş olmaktır.

              NARSİSİZM BİREYİN TEK BAŞINA KURABİLECEĞİ BİR ZİHİNSEL YAPI DEĞİLDİR
              Narsisizm genellikle bireyin sadece kendi zihnine ait ve başkalarıyla ilişki içinde olmasını gerektirmeden kurduğu bir zihinsel yapı olarak bilinir. Oysa gerçek bunun tam tersidir. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki narsisizm birincil ve ikincil olarak ikiye ayrılır. Birincil narsisizm, bireyin henüz zihinsel ve hatta bedensel de diyebileceğimiz bir açıdan annesinde ayrılmamış olduğu dönemi kapsar ve bir “ben” algısı henüz gelişmemiştir. Narsisizmden söz ettiğimizde bu birincil narsisizmi değil, ikincil narsisizmi kastederiz. İkincil narsisizm ise bir kendilik nesnesi olarak “ben” imajının, öznenin yaşamındaki Büyük Öteki tarafından arzu nesnesi haline getirildiği bir dönemdir. Bu dönemde özne, bütünüyle bir görsel nesne olarak “ego”, yani kendilik imajının, Büyük Öteki’nin gözlerinde mükemmel bir vitrinin en nadide parçasını oluşturduğu yanılsamasının içinde yaşar. Ego’nun mükemmelliği kadar, vitrinin mükemmelliği ve alıcı Büyük Öteki’nin mükemmelliği de çok önemlidir. Mükemmel ego, mükemmel bir dış dünya kurgusunun bir parçası olarak ortaya çıkabiliyorsa bu durumda egonun kendisini mükemmel bir nesne haline getireceğini düşündüğü nesneleri elde etmeye çabalaması ya da kendisini mükemmel bir sahnenin içine oturtmaya çalışması anlaşılır bir durumdur. Bu nedenle ego marka düşkünü olur. Gerek kendi tüketiminde kullanacağı nesnelerin gerekse içinde bulunacağı ortamların seçkin markalara sahip olması egonun kendisini mükemmel bir nesne olarak görebilmesi için gereklidir. Bu nedenle kahve içmek için bile markalı yerler tercih edilir. Ego, kendisini gelişmiş, güçlü, dünyanın önde gelen ülkesine, kültürüne ait gibi hissettiren mekanı seçecektir tabii ki kahve içmek için. Çünkü mükemmel ego, mükemmel bir mekanda ancak kendisini var edebilir. Sadece bir imajdan oluşan egonun mükemmel olmayan bir mekanda sadece bir hayalden oluştuğu kısa zamanda ortaya çıkacaktır çünkü.

              İDEOLOJİ, DELEUZE VE GUATTARI'NİN ÇOCUKÇA FANTEZİLERİNE VERİLEN EN YERİNDE CEVAPTIR
              Deleuze ve Guattari, İDEOLOJİ (Simgesel düzen) tarafından öznenin en değerli yanlarının baskı altına alınarak yok edildiğini ileri sürerler ve buna karşı şizofrenik çağrışıma geri dönmeyi bir kurtuluş olarak sunarlar. Onların bakış açısıyla ödipal döneme girememiş olan özne, ideolojininn etkisinden kurtulmakta ve arzusunu bastırmaktan kurtularak en değerli yanlarını koruyabilmektedir. Hoş bir fantezi gibi görünen bu yaklaşıma karşı ciddi eleştiriler yapılmaktadır. Her insan topluluğu kaçınılmaz olarak bireyin arzusunu bastıran bir yasaya sahiptir. Bu yasa kendiliğinden ortaya çıkmaktadır çünkü hiçbir birey öteki bireylerin hakkına saygılı olacak bir özle doğmaz. Her birey için en öncelikli hedef kendi biyolojik varlığını koruyarak onun gereksinimlerini karşılamaktır. Bu gereksinimleri karşılamanın ilk akla gelen yolları, öteki bireylerin haklarını ciddi biçimde zedeleyen yollardır. Bu nedenle öteki bireylerin haklarını zedelemeden gereksinimlerin karşılanmasının kurallarını bireye öğreten ve bu kuralları gözeten bir düzenin olması gerekir. Bu durum doğal olarak bireyin davranışlarını ötekilerin haklarının korunması amacına yönelik olarak kısıtlayacaktır. Hangi sosyo-politik düzenin bireye diğerine göre daha fazla özgürlük tanıyıp tanımadığı tartışması yapılabilir ancak her düzen arzuya yönelik açık ya da gizli bir bastırma etkeni olmaktan öteye gidemez. Elliott, Deleuze ve Guattari’ye yöneltilen eleştirileri öncelikle onların şizoanaliz dedikleri yaklaşımın ciddi biçimde kusurlu bir yaklaşım olduğunu belirterek toparlamıştır (161-163). Şizofrenlerin içinde yaşadıkları psikotik dünyanın onlara ne derece acı veren bir durum olduğunu Deleuze ve Guattari göz ardı etmektedirler. Şizofrenlerin içinde oldukları psikotik dünya öyle dehşet vericidir ki yaşayan bir daha onun kıyısından bile geçmek istemez. Bu derece acı verici bir deneyimi bir kurtuluş olarak öne sürmek, çocukça ve romantik bir yaklaşımdır. Tüm toplumsal içerikten uzak kalan psikotik dünyada insanın kendilik algısını nasıl kurabileceği, ötekilerin haklarının nasıl korunabileceği ise yanıtlanamayacak bir soru olarak kalır Deleuze ve Guattari’de. Şizofrenik arzu, bireyin kendisini mutlak olarak yetkilendirdiği bir noktaya bireyi sürüklediği için bu noktada bireyin kendisine, ötekine ve topluma yönelik şiddet eğilimi ile nasıl baş edebileceğinin bir yanıtı aranmaz Deleuze ve Guattari’de (Elliott 162). Çocukluk döneminde kendisini dünyadaki en değerli varlık olarak gören, şiddet eğilimi çok fazla olan büyüklenmeci narsisistik egomuzu, ideolojinin (simgesel düzenin) gücü olmadan nasıl kontrol altına alacağımıza dair bir öneri de getirmezler. Bireyi toplumsal-tarihsel dünyadan alarak sınırsız özgürlüklerin olduğu bir karnaval ortamına fırlatmaları oldukça baştan çıkartıcıdır ancak bu sadece hayalinin kurulabileceği bir öneriden öteye geçemez. Elliott, Anthony. Psychoanalytic Theory: An Introduction. Durham: Duke University Press, 2002

              DELEUZE VE GUATTARI'NİN YANILGILARI-II
              Deleuzecüler Ödipal dönemin özneyi en değerli yanından koparttığını, bu dönemin çeşitliliği ortadan kaldırması nedeniyle bireylerin tek tipleştiğini ileri sürerler. Oysa dünya mitolojisine baktığımızda bunun tam tersinin olduğunu anlayabiliyoruz. Tüm dünyada, insanların birbirleri ile hiçbir kültürel alışverişlerinin olmadığı, birbirlerinden kopuk yaşadıkları dönemlerden itibaren aynı temaların işlenmiş olması, Ödipal dönem öncesinde dünyanın her yerinde bireyin yaşam algısının aynı olduğunu gösteriyor. Binlerce yıl önce Amerika, Avustralya yerlilerinden Asya ve Avrupa'daki Türk boylarına, Sümerlerden Yunan mitlerine, Kelt ve Got mitlerine dek her yerde aynı temaların (ensest yasağı, akraba katli yasağı, anneye duyulan arzu ve babanın bu arzunun önünde bir engelmiş gibi algılanması) işlenmiş olmasının tek mantıklı açıklaması, Ödipal dönem öncesinde kadın-erkek her bireyin dünyaya aynı gözden baktığı ve tek tip birey olduklarıdır. Yamyamlığın serbest olduğu hiçbir toplumda bu tür mitlere rastlayamazsınız. Çeşitlilik, Ödipal dönemden sonra bireylerin içinde bulundukları kültürün kurallarına maruz kalmalarının ardından ortaya çıkar. Ödipal dönemin öncesinde bu nedenle bir kişilikten söz edilemeyeceği için Ödipal dönemin bireye en özel kişilik yanlarını yok ettiği de iddia edilemez. Ödipal dönem olmasaydı, kültürel yasalara maruz kalmasaydık hepimiz anneye olan arzumuzun ve babaya olan düşmanlığımızın içinde hapis kalan bireyler olacak ve dünyanın her yerinde sadece bu tip insanları görebilecektik. Her coğrafyada her toplulukta temelde aynı temaların işlendiği mitlerin bulunması Freud'u haklı çıkartan en önemli kanıtlardan birisidir. Freud'un kuramı çok doğru bir zemine oturmuştur ama bu karmaşık kurama hakim olmak çok zor olduğu ve psikanalitik kuramları herkes kendi işine geldiği gibi yorumladığı için yanlış yorumlardan birini ele alarak Freud'u haksız çıkartmaya çalışmak bence bir düşünce cambazlığıdır.

              BİR PSİKANALİST NEDEN BAĞIMSIZ OLMALI?
              Psikanaliz camiası Freud'un başlattığı bir gelenek ile kuralları belirleyen derneklerin çatısı altında çalışmaya başlamıştır. Psikanalistlerin afaroz edilmesi geleneğini başlatan da bizzat Freud'un kendisidir. Lacan da afaroz edilen psikanalistlerden birisidir. Her dernek bir süre sonra belli bir siyasi görüşe sahip bir grubun hakimiyeti altına girdiği ve derneğin maddi getirisinden yararlanmak isteyen kişiler de bu çerçeveyi sorgulamadan savundukları için çıkar grupları, psikanalitik kuramın doğru uygulanmasından çok iktidarlarını yitirmemeye öncelik verirler. Derneklerin çatısı altında ya da üniversitelerde psikanalitik yapılanmalar kurulduğunda alana yeni giren kişiler kendi tarzlarını gelistiremiyorlar. Bu konuyu Son Analiz adlı kitapta psikanalist Masson çok güzel işlemiştir. Türkçe baskısı tükenmiş olan bu kitabın ingilizcesi bulunmaktadır. Psikanaliz ile ilgilenen ve siyasi tetikçi olmak istemeyen herkesin okuması gerekir. Lacan'ın belirttiği gibi psikanaliz başkasından öğrenilecek bir şey olmaktan çok pratik içinde kendimizin anlamını vereceği kendi kendimize öğrenilen bir çalışmadır. Yaşasın bağımsız psikanalistler.

              BORDERLINE (SINIRDA) KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ NE ANLAMA GELİYOR?
              Sınırda kişilik özelliklerine sahip bireyler için en belirgin kişilik özelliği, sabit bir değer yargısı sistemi içinde bulunmamalarıdır. Bugün yanlış olan yarın doğru haline gelebilir hatta saatler içinde zıt değer yargılarının yer değiştirdiğini, iyinin kötüye dönüştüğünü görebilirsiniz. Bir kişiyi, kurumu, siyasi yapıyı aşırı idealize ederek çok yüceltebilirler ancak hemen akabinde aynı şeyi aşırı devalüe ederek çok değersizleştirebilirler. Günümüzde bu özellikler bireyleri aşarak toplumların özelliği haline dönüşmüştür. Değer yargıları artık toplumlarda sabit değildir ve aşırı bir oynaklık, değişkenlik göstermektedir. Tabii bu özellikler, şehirleşmiş ve kapitalist düzende yaşayan toplumlarda daha fazla görülmekte, tarım yapan ve köylerde yaşayan toplumlarda daha az görülmektedir. Sınırda bir toplumun bireyi, ne kadar bireysel olarak sağlıklı olsa da toplumdan kaynaklanan nedenlerle bu oynaklığı göstermekten kurtulamaz. Toplumsal fenomen, bireysel bir fenomen olarak gözlenebilmektedir sıklıkla. Toplumun yapısı değişmedikçe bireye yapılan tedavi girişimleri etkisiz kalmaktadır. Bu durumun psikanalitik açıdan en başta gelen nedeni, toplumların artık bireylerinde bir bilinçdışı oluşturacak biçimde etki yapmamalarıdır. Bilinçdışına sahip olmayan bireyler, bilinçdışı kalması gereken algılarını bilinçli biçimde yaşayabildikleri için, davranışlarda, duygulanımlarda, değer yargılarında aşırı zıtlık görülmesi engellenemeyen bir durum haline gelmiştir. Kişilik sabit ve değişmez bir yapı olmadığı için kişiliği sınırlandıracak çevresel etkenler ortadan kalkınca, bilinçdışı kalması gereken kişilik özellikleri serbest kalmaktadır.

              İNSANLAR NEDEN LİDER OLARAK GÜÇLÜ BİR ERKEK FİGÜRÜ ARARLAR?
              Güçlü, vurduğunu deviren, dediğim dedik sert bir erkek ya da ona yakın, Demir Leydi Thatcher, Merkel, Çiller gibi sert bir kadın... Hani hep söyleriz ya erkek gibi kadın diye, öyle bir kadın ancak lider olabiliyor. Bu güç arayışının kökenini insanın ruhsal yapısının çok derinlerinde bulmak olanaklı. İnsana romantik bir bakış açısıyla bakarak doğuşta insanın bir melek gibi tertemiz doğmuş olduğunu, kötülüğü ve şiddeti sonradan öğrenmiş olduğunu düşünenlerin pek de anlayamayacakları bir gerçek var ki o da insanın iç dünyasının önemli bir kısmının toplumsal yaşamdan hatta kendisinden gizlenmesi gerekecek kadar olumsuz duygularla dolu olmasıdır. Doğumdan sonraki yaşamımızın ilk yıllarındaki yaşam biçimimizin bize bıraktığı bu miras, yaşamımız boyunca hem kendimize hem de başkalarına kendimizi iyi, temiz, günahsız bir insan olarak gösterme çabasına bizi sürükler. Aksi halde iç dünyamızın saklanması gereken ve yüzleşmekten korktuğumuz tüm birikimleri zihnimize hücum ederek bizi ele geçirme tehdidinde bulunurlar. Kimse kendisini o olumsuzlukların ele geçirmiş olduğu bir kişilik olarak kabullenemez. İyi, temiz ve doğru bir insan olduğumuzu en kolay nasıl ispatlayabiliriz kendimize ve başkalarına? Gücünü kullanarak kendisini topluma kabul ettirmiş kişinin ya da yapının onayladığı kişi olursak, bu kendimizi "doğru" insan olarak kabul ettiğimizin ve başkalarının da tartışmasız bunu kabul edeceğinin kesin güvencesi gibi görülür. Yani doğru insan olabilmek, bir dış gücün eteklerinde dolanarak mümkün olabilmektedir. Bu çıkmazı aşmanın yolları vardır tabii ki ancak bu çıkmazı aşamamışken bir tercih yapmak zorunda olan her birey, doğruluğun temsilcisi olan gücün işaret ettiği doğrultuda tercihini yapacaktır. İç dünyamızın olumsuzluklarından bizi ancak güçlü bir figür ile özdeşleşmek kurtaracakmış gibi hissettiğimiz için varın siz değerlendirin özgür bir irade söz konusu mudur?

              İNSAN NEDEN EN KOLAY KANDIRILABİLEN CANLIDIR?
              Bunun nedeni insanların kendi kendilerini kandırmalarında yatmaktadır. İnsan kendisi ile ilişkiye geçtiği andan itibaren kendisini kül yutmaz, mükemmel bir kişiliğe sahip olduğuna inandırır. Bu inanç insanın tüm yaşamını bir yalana çevirir. Özgür ve hür iradeli bir birey olduğuna inanarak kendisini kandırmaya alışan insan doğal olarak başkaları tarafından da çok kolay kandırılır hale gelir. Başka bir canlıyı insan kadar kolay kandıramazsınız; örneğin başka bir besini sevdiği besinin yerine diğer canlılara yutturamazsınız. İnsan dışında hemen hiçbir canlı hayal peşinde koşmaz, somut evrenden kopmaz. İnsanın kişiliğinin gelişmesinin ilk aşamasında ve çok erken yaşlarda hür iradeye sahip, mantığına dayanarak doğru seçim yapabilecek, bütünlüklü ve her şeyin en doğrusunu bilen bir kişiliğe sahip olduğuna kendisini inandırması, dünyanın en büyük trajedisidir. Lacancı Psikanaliz ve Karakter Çözümleme adlı kitapta bu trajediyi ayrıntısı ile okuyabilirsiniz. Bu hayali yapının adı EGO dur. Psikoterapi ve psikanaliz bu nedenle egoyu güçlendirmeye değil, egoyu aşmaya yönelik olmalıdır

              EGONUN BİLGİYE DEĞİL, MÜKEMMEL BİR İMAJA GEREKSİNİMİ VAR
              Günümüzün dünyasında içi boş olsa da iyi bir imaj, bilgiden daha değerli hale gelmiştir. İçi boş ama mükemmel görünen bir imajı hem birey kendisi için talep etmekte hem de mükemmel imaja sahip başka kişilerin etkisi altına girmektedir. Buna sürekli kendisinin ya da başkasının imajına aşık halde kalmak da diyebilirsiniz. Bu durumun en başta gelen nedeni bireylerin ego olarak adlandırdığımız narsisistik kişilik yapısını artık aşma olanaklarının kalmamış olmasıdır. Mükemmel ve çok güçlü bir imaja sahipseniz, hep yanlış ve birbirine ters şeyler de söyleseniz, doğruları söyleyen ancak imajı mükemmel olmayan birisine göre günümüzün dünyasında daha inandırıcı olursunuz. Günümüzün dünyası, artık bireyin doğru bilgiye gerek duymadığı bir oyun sahnesine dönüşmüştür

              GELECEKTE BİLİNÇDIŞI OLARAK ADLANDIRABİLECEĞİMİZ BİR YAPI OLMAYACAK;
              Giderek bilinçdışımız ortadan kalkıyor. Bilinçdışını ortaya çıkartan yasaklardır. Artık insanlar yasakların bütünüyle ortadan kalktığı ortamlar bulabiliyorlar. Günlük yaşamımızın bir kısmını kuralların olduğu ortamlarda, bir kısmını ise kuralların bütünüyle ortadan kalkmış olduğu ortamlarda geçiriyoruz. Sanal alemin yaygınlaşmasının bunda büyük katkısı var. Peki bilinçdışı ortadan kalktıkça daha mı sağlıklı hale geliyoruz? Hayır. Bilinçdışının etkisiyle ortaya çıkan nevrozların yerini parçalanmış kişilik yapıları alıyor. Bu ise nevrozlardan daha ileri düzeydeki bir sağlıksızlığa işaret ediyor. Geçen yüzyılda insanların yaşadığı tüm psikolojik sorunların faturası bilinçdışına kesildi. Sanıldı ki bilinçdışını ortaya çıkartan yasaklardan kurtulursak psikolojik yapımız çok daha sağlıklı hale gelecek. Parçalanmış kişilik yapıları insanların yaşamlarına yön vermelerini engelliyor. Kendilerine yabancı kalmış kişilik parçalarının içinde insanlar kendilerini de şaşırtan davranışlar sergiliyorlar. Bugün neden bu biçimde davrandıklarını anlayamadıkları gibi yarın ne halde olacaklarını da kestiremiyorlar. Sonuç derin bir korku ve kaygı...

              HİPNOZ BİR TEDAVİ YÖNTEMİ DEĞİLDİR
              Uyku anlamına gelen hipnoz ilk kez Breuer ve Freud tarafından 19. yüzyılın sonlarında histeri atakları sırasında bilinçdışı kalan bilgiye ulaşabilmek için kullanılmıştır. Hipnoz bir tedavi biçimi değildir ancak hasta uyanıkken ulaşamadığımız ve tedavide kullanılabilecek olan bilgiye ulaşabilmek amacıyla bir tanı yöntemi olarak kullanılır. Travmatik olaylar unutulup bilinçdışına itildikleri için uyanıkken travmatik olaylarla ilgili bilgiler gizli kalırlar ve onlara ulaşamayız. Ancak ender durumlarda hastanın duyduğu rahatsızlığın bu gizli kalmış bilgilerden kaynaklandığı izlenimi alınmışsa hipnoz yöntemi ile bu bilgilere ulaşılabilmektedir. Hipnozdan uyanınca hastaların çoğu bu bilgileri yine unutmuş olurlar ancak psikanalist artık bu bilgiye sahiptir ve bunu tedavide kullanır. Yani hipnoz yapıldıktan sonra işimiz halen uzundur ve bu bilgi kullanılarak psikanaliz süreci yönlendirilmezse hastada hiçbir değişiklik gözlenmez. Hipnoz altında telkin yapılarak sorunların kalıcı olarak ortadan kalktığı görülmüştür ancak bu olgular çok kısıtlı sayıdadır ve çok özel durumlarda gözlenmektedir. İnsanların ufak bir kısmı hipnotik ilaç almadan hipnoza girebilirler ancak bu ufak kısım dışında kalan yaygın kesimde hipnotik ilaç kullanmadan hipnoz durumu oluşturulamaz. Hipnoz tedavisi son yıllarda gevşeme-relaksasyon tedavileri için de kullanılır olmuştur. Bu gerçek bir hipnoz durumu olmaktan çok hastanın gevşetildiği ve telkin yöntemi kullanılarak yönlendirildiği bir durumdur. Eğer telkini yapan kişiye büyük bir güven ve inanç besleniyorsa geçici bir süre için rahatlama ve kendini iyi hissetme hali gözlenebilir. Ancak altta yatan sorun olduğu gibi kalacaktır

              PANİK ATAĞI VE OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK NASIL OLUŞUR?
              Bu psikiyatrik hastalıklar bilinçdışı kalmış olan düşüncelerin etkileri ile ortaya çıkarlar. Breuer 1895 yılında Freud ile birlikte yazdığı Histeri Üzerine Çalışmalar adlı kitapta şöyle yazar; Düşüncelerimiz, kendilik bilincimiz tarafindan gözlemlenebiliyorsa bilinçli düşünce haline gelirler. Bir düşünce bizde olumlu duygular yarattığı ölçüde bilincli, olumsuz duygular yarattığı ölçüde bilinçdışı kalır. Panik ve obsesyon gibi hastalıkları tedavi edebilmek, bizde iğrenme, tiksinti, suçluluk ya da korku gibi olumsuz duyguları oluşturan durumları ortaya çıkarmakla mümkün olur https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Dosya:Jozef_Breuer,_1877.jpg

              YABANCI BİR DİLDE YAPILAN PSİKANALİZ NEDEN ETKİSİZ KALIYOR?
              Uzunca bir süredir ana dili dışında yabancı bir dilde psikanalizden geçmiş olan kişilerin narsisizm sorunlarını çözememiş oldukları, analizin sonunda baştaki gibi çıkmış olmaları dikkatimi çekiyordu. Bu makale nedeni anlamamı sağladı. Yabancı bir dili konuşurken daha rasyonel ve etkin bir konuşma sergiliyoruz çünkü sadece toplumsal anlama (simgesel yapıya) odaklanıyoruz. Yabancı dil, bizim ilk narsisizm dönemimizi kapsamıyor çünkü o dönemde ana dilimizi konuşuyor oluyoruz. Bu nedenle yabancı dili konuşurken serbest çağrışıma girsek bile bu çağrışımlar çocukluk narsisizmimize ulaşamıyorlar. Bu durumda paikanaliz süreci, bir söylemi, Büyük Öteki olarak psikanalistin söylemini içselleştirmekle ve psikanalistin kodlarını olduğu gibi kullanmakla sonuçlanıyor. Söylem psikanalist açısından anlamlı hale geliyor ancak narsisizm sorunu çözülmeden kalakalıyor. Yazıdan: D’un côté, une autre langue oblige à penser lentement. Et nous avons constaté que l’émotionnel est plus lié à la première langue que nous apprenons.(Başka bir dil bizi daha yavaş ve dikkatli düşünmeye iter. Bu da bizim duygularımızın ilk öğrendiğimiz dil ile bağlantılı kalmasına neden olur.) http://www.courrierinternational.com/…/psychologie-penser-d…

              NARSİSİZM ÇAĞINDA YAŞIYORUZ
              Freud, narsisizm dönemini 2 ile 4 yaşlar arasında yaşanan ve sonraki on yıl içinde yavaş yavaş aşılan bir dönem olarak tanımlamıştı. Bu dönemin en önde gelen özelliği, insanın kendi vücudunu bir aşk nesnesi olarak görmesidir. Bu dönem aşılırken özne kendi vücudunun yerine başka nesneleri koyar ve aşkı özneler arası evrene taşır. Ancak dünyadaki yeni yaşam biçimi narsisizm dönemini aşmamızı engelliyor. Kendisine aşık olma noktasında takılan insanların diğer insanlara yönelik öfke dürtülerini aşmakta zorlandıklarını ve bu paralelde de şiddetin patladığını gözlüyoruz. Tüm teknolojik gelişmelere karşın modern insan bu sorunu aşamazsa, kendi görüntüsüne aşık olma noktasına saplanıp kalacak TABİİ Kİ SADECE SAĞLIKLI BESLENME İLE İNSANLARIN TÜM PSİKOLOJİK SORUNLARINI ÇÖZMEK OLANAKLI DEĞİL Sağlıklı beslenmek, depresyon, panik atağı gibi ruhsal sorunların önlenmesinde ya da var olan belirtilerin hafifletilmesinde çok önemli bir yere sahip. Ancak tüm psikiyatrik sorunları beslenmeyi düzenleyerek çözmeyi beklemek de doğru değil. İnsanın psikolojik yapısını gözardı ederek ruhsal sorunlara yaklaşmak eksik bir yaklaşım olur doğal olarak. İnsanlar, çocukluklarından bu yana yaşadıklarından, toplumsal olaylardan, travmalardan ve kişilik yapılarındaki sorunlardan etkilenen varlıklar. Bu sorunları çözebilmek için psikoterapi kaçınılmaz olarak ilk seçenektir ve yeri geldiğinde ilaç tedavileri de buna eklenebilir. Psikoz grubu hastalıklarda ise ilaç tedavisi ilk seçenek olabiliyor. Her psikolojik sorunun tedavisinde ilaç tedavisini ilk seçenek olarak görmek doğru değildir çünkü yersiz ve yüksek dozda kullanılan ilaçların çok ciddi yan etkileri vardır

              İYİ Kİ BİLİNCİMİZDEN AYRI TUTABİLDİĞİMİZ BİR BİLİNÇDIŞIMIZ VAR. AKSİ HALDE HEPİMİZ ÇOĞUL KİŞİLİK SAHİBİ OLACAKTIK. MODERN YAŞAMIN GETİRDİĞİ RİSK İSE BİLİNÇDIŞIMIZI ÖZGÜR BIRAKMAYA TEŞVİK EDEREK BİZİ ÇOĞUL KİŞİLİĞE YAKLAŞTIRMASI. ÇÜNKÜ BİR GÜN İÇİNDE BİLE BİRBİRİNDEN O KADAR FARKLI ORTAMLARDA BULUNMAK ZORUNDA KALIYORUZ Kİ, BİLİNCİMİZ İLE BİLİNÇDIŞIMIZIN SINIRINI NEREDEN İTİBAREN ÇİZECEĞİMİZİ BELİRLEYEN "YASA" SÜREKLİ DEĞİŞİYOR. YASANIN DIŞINA ÇIKMAMIZI KOLAYLAŞTIRAN MODERN YAŞAM BİÇİMİ İSE ÖNCE KİŞİLİKTEKİ BÖLÜNMEYİ DERİNLEŞTİRİYOR, SONRA DA ÇOĞUL KİŞİLİK ORTAYA ÇIKIYOR. BU NEDENLE PSİKANALİZ SIRASINDA İÇ DÜNYANIN ANALİZİNİN YANINDA MEKAN ANALİZİ YAPMAK ÇOK ÖNEMLİ
              http://www.histoiredelafolie.fr/…/le-cas-le-plus-extraordin…

              ANTİSOSYAL KİŞİLİK
              Her kurala karşı çıkan, çok yalan söyleyen, suç işleme eğilimi yüksek olan, sürekli yasa dışı işler yapan kişiliktir. Asosyal kişilik ise yasalara saygılıdır, suç işleme eğiliminde değildir, dürüsttür genellikle ama içe kapanık ve başkalarıyla çok az iletişim kuran kişiliktir.

              OBSESYON, İLAÇLARLA DEĞİL PSİKOTERAPİ İLE GERÇEK VE KALICI BİÇİMDE TEDAVİ EDİLEBİLİR
              Obsesif kompulsif bozukluğun ilaçsız tedavi edilemeyeceğini iddia edenlere söylenecek tek şey, gerçek ve kalıcı tedavinin ilaçla mümkün olmadığıdır. İlaçlar bu güne dek obsesif kompulsif hastalığın tedavisinde olmazsa olmaz etkenler olarak sunulmuştur ancak ilaç tedavisinin bu kadar gerekli ve vazgeçilmez olduğunu gösteren hiçbir somut dayanak ve araştırma bulunmamaktadır. Obsesyonun beyindeki bazı bölgelerin çalışmasındaki bozukluklardan kaynaklandığı ya da serotonin düşüklüğünden kaynaklandığı iddiaları henüz net bilimsel kanıtlarla desteklenebilen iddialar değillerdir. Bu iddialar yalnızca gereksiz biçimde SSRI grubu antidepresan ilaç kullanımını arttırmaya hizmet etmektedir.

              OBSESYONUN GERÇEK NEDENİ DUYGULARIN KONTROL EDİLMESİNDEKİ GÜÇLÜKTÜR
              İnsan bir duygu havuzu ile doğar; sevgi, öfke, merak, ilgi, kıskançlık, imrenme, korku, rahatlama, kaygı, endişe, panik, aşk, şehvet, aldatmak, açgözlülük, bencillik, merhamet, sahiplenme, yok etme, sabırsızlık, şefkat, hırs, doyum, bıkkınlık, arzu, sadık kalmak, mutluluk, tembellik, haset ve çalışkanlık gibi. Bu duygu çeşitliliğinde, birtakım duyguları iyi ve korunması gereken, diğerlerini ise kötü ve yok edilmesi gereken duygular olarak tasnif eden çocuk değil onun içinde bulunduğu toplumsal yapıdır. İçinde yer bulmak zorunda olduğu toplumsal yapı, çocuğa yasa koyarak eğer bu yapının içinde saygın, kendisini sevebileceği bir yer edinmek istiyorsa, olumsuz olarak nitelendirdiği duygularını kontrol altında tutması gerektiğini, bu duygularını olabildiğince belli etmemesi gerektiğini ve hatta yok etmesi gerektiğini kâh açık kâh üstü örtülü biçimde belirtir. Küçük ve aciz bir varlık olarak toplumsal yapı içinde bulunmak dışında bir seçeneği olmayan çocuk için, duygularını iyi ya da kötü olarak tasnif etmiş olan yapının talebine uymak dışında bir seçenek yoktur. Ancak bu talebe uymak her zaman o kadar kolay olmaz. Toplumun onaylamayacağı açık olduğu için ortadan kaldırmaya çalıştığımız duyguların bazıları, çocuğun yetişmesi sırasında ters giden bazı yaşam olayları nedeniyle, çocuk büyüse de varlıklarını güçlü biçimde sürdürerek kendilerini sürekli olarak hissettirirler. İşte, obsesif kompulsif bozukluk ya da obsesif kişilik yapısı dediğimiz psikiyatrik sorunların nedeni, bilinçdışına itilmiş olması gereken olumsuz nitelikteki duyguların bilinçdışına itilme operasyonunun gerçekleştirilememiş olmasıdır. Bu duygular, bilinç ile bilinçdışı arasında gelgit içinde varlıklarını sürdürürler. Bu sorundan muzdarip olanlar, duygularını düzenleyememiş olmanın yarattığı bu huzursuzluğu, dış dünyalarını kontrol altına alarak aşmaya çalışırlar. Kirle, tozla, kapının kilidiyle ya da kime ne söylediğiyle bıktırıcı ve takıntılı biçimde uğraşan kişiler, aslında istenildiği gibi tasnif ederek kontrol altına alamamış oldukları duygu dünyalarını, aşırı bir düzen saplantısı içine girerek sürekli olarak el yıkayıp kirle tozla uğraşarak tasnif ve kontrol etmeye çalışırlar. Birey, bir yandan olumsuz duyguların neden olumsuz olduklarının bilinçli biçimde ayrımındadır öte yandan bilinç öncesinde halen gücünü koruyan kendisine ait olumsuz birtakım duygulara sahip olduğunun ayrımına varamaz. Bu duyguların bireyin bilinç öncesinden bilincine yaklaşması durumunda bireyde aşırı bir korku ve panik hali yaşanır. Birey bu korkunun, olumsuz duygularının istemediği biçimde bilincine doğru hareketlenmesi ile gerçekleştiğinin farkına varamaz ve korkusunu dış dünyasındaki somut düzensizliklere, kirlere ya da tozlara bağlama eğiliminde olur. Tedavi, psikoterapi yoluyla yapılır ve bireyi korkutan duyguların yeniden tasnif edilmesine yöneliktir. İlaç tedavileri, yalnızca sorunun üstünü geçici biçimde örterler ya da ötelerler. İlaç kesildiğine ise temeldeki sorun düzelmediği için obsesyonlar kısa sürede yeniden ortaya çıkarlar. Psikoterapi sürecinde aşırı kaygısı olan kişiler için ilaç desteği geçici olarak alınabilir. Ancak bu hastalığı sadece ilaçla tedavi edeceğiz iddiası ile uzun süre SSRI grubu antidepresanları kullanmak, bireyleri bu ilaçların yan etkilerine maruz bırakmaya neden olur. Bu yan etkiler Sağlık Yaşıyoruz sitesinde ayrıntılı olarak belirtilmiştir, dileyenler aşağıdaki bağlantılara tıklayarak bu yan etkileri öğrenebilirler. Dr. Mutluhan İzmir - Psikiyatrist ve psikoterapist,

              AŞKIN GETİRDİĞİ ÖLÜMSÜZLÜK
              Bilinç kalıcı ve ölümsüz olmanın peşindedir. İnsanoğlu bilincinin bu arayışını binlerce yıldır efsanelerde, masallarda, mitolojide dile getirmiştir. Bu arayışın en önemli nedeni, bilincin kendisinin farkına vardığı andan önce, kendisinin dışında başka hiçbir şeyin olmadığı bir dünya kurgusu içinde yaşıyor olmasıdır. Bu nedenle kendimizin farkına varmamız, bizim için ömür boyunca telafi edilemeyecek bir kaybı da aynı anda yaşamamız anlamına gelir. Ölümsüz ve sonsuza dek kalıcı olacak olan kendiliği artık yok olmuştur. Ölümsüzlük, kalıcılık ve sonsuzluk algısını kendisinin farkına vardığı anda yitiren bilinç, bu noktadan sonra yaşamı boyunca, o ölümsüz kendiliğini aramak, ölümsüzlüğü ve kalıcılığı yeniden yakalamak çabası içine girecektir. Aşk bu arayışın en belirgin dışavurumlarından birisidir. Sonsuz aşk, ebedi aşk; insanoğlu için aşkın nitelikleri, insanın ondan ne beklediğini dışa vurur zaten. Özellikle de kimlik sorunu yaşayan genç-ergen insanlar için. Çocuklar yukarıda vurguladığımız kaybı yaşadıktan sonra, aile içinde kendilerine sunulan kimliğe sarılırlar, genellikle de ailenin çocuğa değer vermesi ve onu sevmesi nedeniyle, ailenin sundukları, nispeten çocuğun yaşadığı kaybı telafi ettirecek gibi hissettirir. Dünyanın en güçlü babası ve en şefkatli annesinin çocuğu olarak, çocuk kendisini bir süre, hep bu ailenin değişmez yapısı içinde kalacağı biçiminde kandırır. Ancak çocuk bir süre sonra ailenin de geçiciliğini algılayınca, çocuk için tatminkar olan aile içi kimlik, büyüdükçe yetersiz kalmaya başlar. Ergenlik dönemi başladıktan sonra, kalıcı ve ölümsüz olan şeyin aile yerine toplum yapısı olduğunu düşünen gençler, içinde bulundukları toplum tarafından tanınmayı ve bu biçimde bir kalıcılık, ölümsüzlük yakalamayı arzularlar. Ancak toplum gence istediğini verme konusunda aile kadar cömert değildir. Sağlıklı bir kişi, kendisini topluma, aile içinde kabul edildiği değere eşdeğer bir kimlikle kabul ettirme zorlamasına girmez, hatta aile içi kabul gören kendilik değerinden daha azına katlanmaya hazırdır. Ancak eğer birey aile içinde kendisine sunulmuş olan değerin daha azına razı olmuyorsa ya da toplum ona tanınma konusunda hiçbir olanak sunmuyorsa, bu insanın kaçabileceği en kolay yer, kendisini her şeyden çok seven aşığı ile kurduğu aşk dünyasıdır. Aşk dünyası, bütünüyle aşıklara ait olan, dünyanın can sıkıcı her şeyinin dışlandığı, aşıkların kendilerini sonsuz bir değerde ve aşk olduğu sürece ölümsüz hissettikleri, yaşamın başında yitirilmiş olan şeyleri buldukları yanılgısını yaşatan özel bir dünyadır. Toplumsal gerçeklikle sorunu olan herkesin kaçıp sığınarak, kendisini ölümsüz ve çok değerli hissetme olanağına kavuştuğu, can sıkıcı gerçekliklerin bulunmadığı, geçici bir varlık olduğumuz gerçeği ile yüzleşmekten kaçmak isteyen herkes için mükemmel bir sığınaktır aşk.

              CAMUS’NÜN BİLİNÇDIŞI
              Fransa’nın Kaddafi’yi bahane ederek Libya halkını özgürleştireceği bahanesiyle Libya’ya bombalar yağdırıp petrolüne el koyduğu günlerden geçiyoruz. Libya’daki isyanı Fransız istihbaratının örgütlediği bilgisi çoktan hepimize malum oldu: http://haber.sol.org.tr/dunya/libyada-kaddafiyi-deviren-isyani-fransiz-istihbarati-orgutlemis-120457 . 2012 yılında son model Fransız savaş uçaklarının Libya devletini çökerten saldırısının sonrasında Libya Ortaçağ’dan da geriye düştü ve ülkeye kabile yönetimleri hâkim oldu. Bu da bir tür özgürlük tabii ki kabileler açısından. Bu parçalanmışlık içinde en kârlı çıkanlar, Libya petrolünü piyasalara pazarlama olanağına kavuşan başta Fransız petrol kartelleri oldu http://t24.com.tr/haber/fransa-libya-petrollerinin-yuzde-35ini-kapti,166013 . İnsan hakları savunucusu, demokrasi aşığı Fransızların hiçbirinden bu müdahaleye karşı ses çıktığını duydunuz mu? Çıkmaz çünkü cepleri doluyor bu sayede hepsinin. İnsanlık dramının yaşandığı Suriye’de de ülkeyi iç savaşa sürükleyen muhaliflerin arkasındaki en önemli güçlerden birisi yine Fransa idi, halen de bu güçlü desteğini sürdürüyor. Çünkü Levent ülkelerini Fransa Haçlı Seferleri’nden bu yana her zaman, kendi toprağı olarak görmüştür. Fransızların Paris’in ‘café’lerinde neşe içinde şaraplarını yudumlayabilmeleri adına Arapları nasıl gözden çıkardıklarını anlayabilmeniz için, Sartre’ın reddettiği Nobel ödülünü koşar adım alan Camus’nün bilinçdışına yolculuk etmemiz gerekecek. Camus, Paris seçkinleri için bir kara ayaktır çünkü Fransız olmasına karşın o, Cezayir’de doğmuş bir kültürel kırmadır. Her ‘kara ayak’ta bir kültürel Araplık vardır ne de olsa ve bunun itina ile temizlenmesi gerekir. Bu temizliği yapabilmek için Camus, komünist bir Cezayirli Fransız, kendi deyimi ile bir “kara ayak” olmaktan kurtulup birleşik, özgür, üstün, Hıristiyan ve kaçınılmaz olarak emperyalist Avrupa idealinin peşinde koşmaya başlamıştır. Camus sanki Yabancı romanında, Arap'la birlikte, içindeki “kara ayağı” da öldürtür. Çağdaşı olan ve onaylamadıkları halde isimleri birlikte anılan, Parisli seçkinler tarafından onaylanma kaygısı yaşamayan Jean Paul Sartre ise siyasi duruşuna ve eserlerine zarar vereceğinden kaygılandığını belirterek Camus’nün girdiği yoldan uzak durmuştur her zaman. Sartre'a göre Nobel ödülünü kabul etmek aynı zamanda siyasi ve felsefi bir tercihtir ve bu tercihin insanı nahoş bir yönde dönüştürdüğüne inanmaktadır. Camus bilinçdışının baskısı nedeniyle, Sartre'ın endişe duyarak kaçındığı bu tercihi yapmaya kendisini mahkûm hissetmiştir. ‘Yabancı’ adlı romanda Arap'ın ölümüne karşı Fransızların takındığı tavır ile Fransız kamuoyu ve Camus'nün, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Cezayir’de ülkelerinin bağımsızlığı için mücadele eden 1,5 milyon Arap'ın Fransızlar tarafından katledilmesine karşı takındıkları tavır arasında ilginç benzerlikler vardır. Camus Cezayir olayları ile ilgili, doğup büyüdüğü toprakların insanlarının yanında değil, olayların faili olan Fransız devletinin yanında olmuştur. Cezayir bağımsızlık hareketini, Sovyetler Birliği ve Arap Milliyetçiliğinin, demokrasinin beşiği özgür Avrupa'yı güneyden kuşatma projesi olarak görmüştür ve bu nedenle Cezayir'in tam bağımsızlığına karşı çıkmıştır. İspanya'nın faşist yönetimden kurtulması için verdiği mücadeleyi destekleyen Camus'nün, Cezayir'in bağımsızlığı söz konusu olduğunda takındığı tavır çifte standartlı iç dünyasını ve bilinçdışını açığa vurmaktadır. Camus, Sovyetlere karşı Doğu Almanya, Polonya, Macaristan'daki tüm ayaklanmaları desteklemiştir. Camus, tüm bu eylemlerine dayanak olarak, demokrasinin beşiği özgür Avrupa, üstün Avrupa medeniyeti ve medeni Avrupalı imgelerini kullanmıştır. Demek ki Arapları üstün ve medeni görmediği için, onların bağımsızlığı hak etmediklerini düşünmektedir. Camus romanda Hıristiyanlığın dayattığı kuralların anlamsızlığını bolca vurgulamasına karşın, son noktada üstün, Hıristiyan batı uygarlığının yanında durarak Cezayirli hemşerilerinin karşısında saf tutmuştur. Ne de olsa Fransızlar, Cezayir’e sömürülecek bir ülke gözüyle bakmaktaydılar. Bu nedenle güçlü oldukları zamanlarda Arapların karşısına bir efendi kimliğiyle dikilebildikleri bu ülkede, İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa’nın Naziler tarafından işgal edilmesi sonrasında efendi kimliklerini koruyamamışlardır. Efendinin kölesi tarafından artık tanınmıyor olmasının getirdiği nefret, kayıtsızlık kılıfına bürünerek, köleye karşı yaşanacak olan şiddeti meşrulaştırmanın, bilince getirebilmenin yolunu açmıştır. Camus’nün varoluşçuluğu, böylesine yanlış bir zeminde, tüm dünyaya karşı kayıtsızlık olarak okumasının temeli de budur. Efendilik konumunu yitiren Fransızların bu bilinçdışı öfkeleri, Camus için de söz konusudur ve onun Cezayir’in bağımsızlığına karşı çıkışının temelidir. Ne de olsa ‘kara ayaklar’ köle olarak kalmak için dünyaya gelmişlerdir ve Hıristiyan Fransızlar gibi ideal bir öze sahip olmadıkları varsayılmaktadır. Bu varsayım romanda yansımasını dikkat çekici biçimde bularak Fransız kahramanların insani ve ruhsal derinlikleriyle ele alınırken Arap kahramanların oldukça yüzeysel bir tarzda ele alınması biçiminde kendini gösterir. Bu ayrım o derece belirgindir ki Bay Salamano'nun köpeğinin duygusal dünyası bile önemli bir ayrıntı haline gelir. Bu bağlamda romanın karakterleri ile ilgili önemli bir yarılma da dikkati çeker. Karakterler iki gruba ayrılmış gibidir: Fransız, isimleri olan, ayrıcalıklı, duygusal ve felsefi derinliği olan, şiddet uygulayan birinci grup ile Arap, isimsiz, şiddete maruz kalan, yaşama hakkı bile tartışmalı, duygusal ve felsefi derinliği olmayan ikinci grup. Meursault’nun romanda çok olumsuz özelliklere sahip olan Fransızlarla bile çok dostane bir ilişki kurması, Araplarla ise hep uzak ve şiddet temelinde bir ilişki içinde olması, bu bağlamda gözlerden kaçmamaktadır. Camus, Arapları bağımsız olabilecek yetkinlikte kişiler olarak görmemektedir ve bu nedenle, Araplar söz konusu olduğunda, her zaman bilinçdışında yerleşmiş olan üstün Hıristiyan kimliğinin, güçlü efendi kimliğinin etkisi altında kalarak hareket etmiştir. Belki de onun zor geçen çocukluğunun başka türlü üstesinden gelme olanağı yoktu ve hayallerini süsleyen bu üstün mükemmel insan kimliği, Camus’yü zor geçen yıllarında ayakta tutan yegâne güç olmuştur.

              NARSİZM ÜZERİNE
              Bu konuyu işlerken, Freud’un “kakafonik” olarak nitelendirdiği narsisizm kelimesi yerine onun tercih ettiği narsizm kelimesini kullanmayı yeğleyeceğim. Narsizm, psikanalitik kuramın en temel ve önemli kavramı olmasının yanında en yanlış ve eksik anlaşılan kavramlarından birisidir. Türkçeye narsizmin “ben sevicilik” olarak çevrilmesi belki bu kavramın yanlış anlaşılmasının temelini oluşturan başta gelen etkenlerden birisi olmuştur çünkü Freud’un narsizm olarak ortaya koyduğu kavram, bir “ben” nesnesinin ortaya çıkışından önce de var olan bir kavramdır. Freud bilindiği gibi psikanaliz kuramını oluşturmadan önce psişik yapının biyolojik bir modelini kurmaya çalıştığı ve adını “Proje” olarak koyduğu fizyolojik çalışmalar yapmıştır. Proje kapsamında üzerinde durduğu önemli işlevlerden birisi, libidinal enerjinin kullanımının yasasını oluşturmaktı ve bu işleve oldukça fiziksel bir açıdan yaklaşarak bir mühendis gibi libidinal enerjinin akışı ve korunumu üzerine yoğunlaşmıştı. Freud’a bu bakış açısını kazandıran en önemli etken, aşk üzerine yaptığı incelemeler ve karşılıksız aşkın insan psikolojisinde yol açtığı yıkım idi. İnsan zihnini bir makineye benzetmeye çalıştığı bu dönemde Freud diğer makineler gibi enerjisi tükenen zihnin işleyişinde aksamaların ortaya çıkışını, özellikle melankoli adı verilen tablonun temel nedeni saymaktaydı. Bugün depresyon adı altında irdelediğimiz melankoli olguları Freud’a göre libidinal enerjinin korunamamasından kaynaklanan tablolardı ve libidinal enerjinin yatırıldığı dışsal nesneden bireye geri dönememesi, bireyde libidinal enerji eksikliğine neden olarak melankoli ve nevrasteni gibi zihinsel işleyiş bozukluklarına yol açmaktaydı. Bu kaybın önlenebilmesi için “ben” nesnesinin boşalan libidinal enerjisinin dışsal nesneler tarafından sevgi yoluyla yeniden doldurulması gerekiyordu. Freud’u narsizmin nesne aşkı üzerinden libidinal enerji akışı yoluyla bu biçimde tanımlanması girişiminin eksikliğini görmeye iten etken, nesne öncesi dönemin özellikleri olmuştur. Freud’u narsizmi birincil ve ikincil olarak ikiye ayırmaya zorlayan etken, dış nesne yatırımı olmayan ve “ben nesnesi”nin oluşmamış olduğu şizofreni grubundaki psikotik hastaların durumudur. Ağır psikoz olgularında ben ve öteki ayrımı gerçekleşmediği için psikotik bireyde bir dış nesneye libidinal enerji yatırımı gerçekleşmez ve bu açıdan bir kayıp söz konusu olmaz. Ağır psikoz olgularında dışsal bir nesne olarak “ben” yani ego gelişimi de söz konusu olmadığı için yine ego üzerinden bir libidinal enerji yitimi yaşanması olasılığı da söz konusu değildir. Zihnin dış dünya ile ayrışmamış olduğu bu ağır psikoz tablolarının libidinal enerji kaybına neden olmayan durumu, Freud’un bu dönemi birincil narsizm olarak tanımlamasına neden olmuştur. Lacan’ın Gerçek dönemi olarak adlandırdığı ve anne-çocuk ayrışmasının gerçekleşmediği ilk altı aylık dönem bu nedenle birincil narsizm dönemi olarak adlandırılır. Babanın işlevi en çok bu açıdan önemlidir ve anne-çocuk ayrışmasına neden olarak “ben” yani “ego nesnesi”nin ortaya çıkışını sağlar. Freud ilerleyen yıllarda, enerjinin akışını ve korunumunu öne çıkartan zihni makine gibi ele aldığı bakış açısını geriye itmiş olsa da birincil ve ikincil narsizm kavramlarını geliştirerek korumuştur. Narsizmin birincil ve ikincil olarak ayrıştırılarak tanımlanmasının önemini korumasının en önemli nedeni, öznenin varoluş çabasıdır. Birincil narsizm, öznenin bir ego olarak varoluş çabası içine girmesini sağlamaz, özne geçici olarak eksikliğini duyduğu “şey”ler ile arasındaki mesafeyi kapatarak eksiksizliğini yeniden kurar ve ayrımsız bir alemde varlığını sürdürür. Eksiklik algısı kalıcı değil, geçicidir. Ancak ikincil narsizm, ötekinden ayrı bir ben algısının oluşmasıyla birlikte eksiklik algısının kalıcı duruma gelmesine neden olur. Varoluş çabasını sürekli duruma getiren de bu kalıcı eksiklik algısıdır. Kalıcı eksiklik algısının aşılabilmesi için özne önce maddi gereksinimi olmayan bir imge olmaya çabalar. Bu da sonuç vermeyecektir ve özne kalıcı eksiksizlik algısını, mükemmel bir büyük Öteki ile kendi arasında bir bağ kurarak yeniden kurmaya çabalar. Yani aslında ikincil narsizm, “ben”in değil, “Öteki”nin mükemmelliği üzerinde temellenir. Bu aşama, insanın psişik hikayesinin yani varoluş çabasının ortaya çıktığı noktadır. Özne artık Öteki’nden devşirilen mükemmel söylemlerin hatibi, doğruluğun ve normların sahiplenicisi olmaktan başka bir şey olamayacak ve kendisini bu yoldan kurduğu bağla mükemmel Öteki’ne katarak eksikliğiyle belirlenmiş olan yaşamını eksiksiz mükemmellik aşamasına getirmeye çabalayacaktır. Birincil narsizm kavramını ikincil narsizmden ayıran en başta gelen etken ben nesnesinin ötekinden ve dış dünyadan ayrışmış olup olmamasıdır. Yani ikincil narsizmden söz ediyorsak artık zihnimiz dış dünyayı bizden ayrışmış nesnelerden oluşan bir alem olarak görmeye başlamış demektir ve ego da bu bağlamda bu alemin içinde dışsal bir nesneden farklı değildir. Ego nesnesinin önce bir görsel nesne olarak ortaya çıkışı, yaşamımız boyunca etkisini sürdürecek olan oldukça yoğun bir imgesel etki oluşturacaktır ancak ego sadece imgesel bir nesne olarak kalamaz. Görsel nesneye narsizm açısından değer katacak olan şey kendisini sevebilmesi değil, büyük Öteki’nin bu nesneye vereceği değerdir. Yani ben nesnesi, narsizmin yanlış anlaşıldığı biçimdeki gibi kendisini severek narsizmini kurmaz, onun güçlü ve değerli bir alıcısının olması gerekir. Aşk bu nedenle öncelikle aşığını yüceltmeyi gerektirir ve ardından yüceltilmiş olan aşığın yüksek değer biçtiği bir nesne olarak aşık kendisini narsistik biçimde onaylayabilir. İkincil narsizmin ikinci aşaması, egonun görsel nesne olmaktan çıkarak “doğru” söylemin sahiplenicisi, normların sahiplenicisi aşamasına geçmesidir. Bu aşamada söylem öne çıkmaya başlar ve söylemde kullanılan mantığın biçimi önem kazanır. İnsanların düşünürken, konuşurken ve içinde bulundukları durumu değerlendirirken kullandıkları başlıca iki tür mantık biçimi vardır; birincil süreç düşüncesi mantığı ve ikincil süreç düşüncesi mantığı. Birincil narsizm dönemi olan ilk altı aylık dönemde dil ve söylem henüz gelişmemiştir. Çocuğun anneden yavaşça kopmaya başladığı sonraki dönemde dil ve söylem gelişmeye başlar ancak uzunca bir süre için birincil süreç düşüncesi mantığı çocuğun söylemini belirleyici bir etki yapacaktır. Ödipal dönem, birincil süreç düşüncesi mantığından ikincil süreç düşüncesi mantığına geçişte önemli bir etki yapar ve öznenin söyleminde ikincil süreç düşüncesi mantığı daha ağırlık kazanır. Lacan’ın Simgesel dönem dediği dönem, teorik olarak bütünüyle ikincil süreç düşüncesinin kullanıldığı bir dönemdir. Ancak özne yaşamının hiçbir döneminde birincil süreç düşüncesi mantığının etkisinden tam olarak kurtulamayacaktır. Narsizm ne kadar azalırsa, birincil süreç düşüncesi mantığının kullanılışı da o kadar azalır. Duygular, bireyin toplumsal varoluşunda, toplumla olan iletişiminde önemli bir yere sahiptir ve duygularına kapılan özne de dili kullanır. Bu durumda kullanılan dil, İmgesel bir dildir. Dili Simgesel olarak adlandırabilmenin bir takım koşulları vardır. Bunun ilk koşullarından birisi, psikoz tablosunda kullanılan tek mantık biçimi olan ve nevroz tablosunun da çekirdeğini oluşturan “birincil süreç düşüncesi mantığı”ndan arınmış bir dil olmasıdır. Birincil süreç düşüncesi mantığı, benzerlikler üzerinden özdeşimler kurulmasına neden olarak, öznenin güncel algısının geçmişte oluşmuş imgelerin etkisi altına girmesine neden olur. Bu tür bir arkaik algı da bireyin arkaik duygular ile hareket etmesine neden olacaktır. Arkaik dünya algısının en belirgin imgesi, arzusu doğrultusunda bir dünya yaratan, etten kemikten oluşmuş bir Büyük Öteki imgesidir. Bu algıya göre dünyada her ne oluyorsa, aramızda dolaşan güçlü bir kişi öyle arzuladığı için olmaktadır. Oysa Simgesel dil, “ikincil süreç düşüncesi mantığı”nı kullandığı için, her gösterenin bağımsız olarak ifade ettiği anlamın gücünü kırarak, dili imgelerin etkisini aşan bir kavramın taşıyıcısı durumuna getirir. Lacan bu durumu, “gösteren, bir başka gösteren için gösterendir” diyerek açıklamıştır. Gösterenin özerkliğini yitirmesi, psikoz ve nevroza neden olan arkaik imgelerin bizi esir etmelerinin önüne geçerek bizim içinde bulunduğumuz gerçekliği sağlıklı biçimde algılayabilmemizi sağlar. Lacan Benim Öğrettiklerim adlı kitabında, bilinçdışının farklı bir mantık kullandığını belirtir. Bu farklı mantık biçimi, birincil süreç düşüncesi mantığıdır ve bu mantık biçimi, yer, zaman, kişi ve kültürden bağımsız olarak öznenin bu tür dış etkenlerin etkisi altına girmeden önce kullandığı bir mantık biçimidir. Birincil süreç düşüncesi mantığı, dünyanın neresinde ve hangi koşulların içinde olursa olsun her özneyi aynı sahnenin aynı oyuncusu haline getirir. Bilinçdışında kalan arzu, ‘birincil süreç düşüncesi’ mantığını (paleolojik mantık) kullanarak kendini ifade eder ve buna aynı zamanda ‘somut düşünce’ denir.
                Birincil süreç düşüncesinin özellikleri şunlardır:
                • Yoğunlaşma: Farklı bireylere ait özellikler tek bir bireyde toplanarak yoğunlaştırılır. Bu durum öznelerin arasındaki farklılığı ortadan kaldırarak farklı özneleri tek bir özneye indirgemeye neden olur.
                • Yer değiştirme: En ufak benzerlik, bir özneye karşı hissettiğimiz duygunun ona benzer olan başka bir özneye ya da yapıya yönelebilmesine neden olur.
                • Zaman dışılık: Neden-sonuç ilişkisi kurabilmek için olayların sonucunun nedenden sonra gerçekleşmesi gerekmez. Olayın sonucundan sonra gerçekleşmiş bir başka olay, ilk olayın nedeni olarak ortaya konulabilir.
                • Karşılıklı uzlaşmanın yokluğu: Özne bütünüyle kendi çıkarımlarına dayanarak ve başka bir kanıta gerek duymaksızın olayların nedenlerini açıklayacak bir hakikat dizgesi kurabilir.
                • Dış gerçekliğin yerine iç gerçekliği yerleştirmek: Öznenin iç gerçekliği, arzusunun önünde hiçbir engelin olmamasıdır ve özne arzuladığı her şeye, anında ulaşabilmelidir. Ancak dış gerçeklik öznenin bu arzusunu olanaksız kılacak koşullarla donatılmıştır. Özne, arzusunu doyuramadığı anlarda ya da doyurmasına yönelik zorluklarla karşılaştığında dış gerçekliği inkâr ederek onun yerine iç gerçekliği koymaya çabalar. Böylece bir öznenin arzusu, tüm olayların tek nedeni haline gelir. İç gerçeklik, ikincil narsizm dönemine girme aşamasındaki her özne için aynıdır; anneden giderek kopuyor olmanın getirdiği karmaşanın yarattığı duygular. Bu evrensel duygulanım biçimi nedeniyle ve dış gerçekliğin yerini iç gerçekliğin alması sonucunda, her özne için dış dünya, yer, kültür ve zamandan bağımsız olarak hep aynı biçimde algılanır. Bu bağlamda Ödipal dönem ile mitoloji, çocuğun anneyle ilişkisini sürdürmesinin olanaksızlığından kaynaklanır. Anneden kopuş sonrasında oluşan ilk görsel ego nesnesi, annenin bakışlarında oluştuğu için aslında anneden kopuş, yeniden onunla bir arada oluşa neden olacak bir süreci başlatır. Görsel bir nesne olarak egonun oluşmasını sağlayan ilk ayna annedir. Anneden fiziksel kopuş, zihnin kendisini sonsuz-ölümsüz olarak duyumsamasına nokta koyar ve sınırsızlığı kısıtlanmaya, zamandan bağımsız olmayı ana hapsolmaya, eksiksizliği eksik olmaya dönüştürerek bizi acizleştirir. Freud’un kuramını oluştururken mitolojide kullanılan birincil süreç düşüncesi mantığının nevrozların ve psikozun ana mantığı olduğunun farkına varması önemli bir adım olmuştur. Birincil ya da ikincil narsizm dönemlerinde ağırlıklı olarak birincil süreç düşüncesi mantığı kullanılır ve sorun oluşturan narsizmi aşabilmek için birincil süreç düşüncesi mantığından ikincil süreç düşüncesi mantığına geçebilmek gerekir. Yalnız narsizm dönemini aşabilmek için değil, bilimsel bir düşünce yapısına, mantığına ulaşabilmek için, olayları bilimsel bir mantığa oturtabilmek için birincil süreç düşüncesi mantığından ikincil süreç düşüncesi mantığına geçmiş olmak ön koşuldur. Bunu yapamamış olan bireyler kendi bireysel alanlarında, toplumlar ise toplumsal alanda bilim dışı bir mantıkla olayları, kendilerini ve ötekileri değerlendirerek sorunlu, duygulara dayalı ve anlaşılması zor çıkarımlara dayanarak yaşamlarının anlamını kurmaya çalışacaklardır. Özne, Öteki’nin nesnesi olarak kaldığı sürece, konuşsa bile, İmgesel ilişki içinde kalmaktan kurtulamayacaktır. Çünkü kendisi de imgesel bir nesne olan ego olarak konuşurken diğer ego nesnelerini tasnif edici bir dil kullanır. Bu dil, antik düşüncenin (mitoloji) doğayı ve yaşamı tasnif etmek için kullandığı dille aynıdır. İmgesel ilişki, birbirinden tam olarak kopamamış ikilinin nesneleştirici ilişkisi olduğu için nesneleri tasnif etme eğilimi öne çıkar. İmgesel dönemde birincil süreç düşüncesinin mantığı ağırlıklı olarak işler ve bu mantık türü, nesneleri benzerlikler zemininde birbirlerine karıştırırken farklılıklar zemininde birbirinden ayırır. Bu yöntem bir tasnif etme kolaylığı getirir ancak kimliğin sadece görüntü üzerinden kurulmasına neden olur. Bu durumda her birbirine benzeyen nesne arasında özdeşim kurulabilir ve bir özdeşim karmaşası ortaya çıkar. Bu karışıklığı önlemek ve iki ego nesnesinin iki ayrı kişi olarak birbirine karışmadan yaşayabilmeleri için önce üç kişi olmak gerekir; anne-çocuk ilişkisinin arasına baba girmez ise narsizm önlenemez bir süreç olarak sürer. Yani Simgesel düzenin gücü, birincil süreç düşüncesi mantığı yerine ikincil süreç düşüncesi mantığının kullanılmasını zorlayarak iki kişinin narsisistik ilişkisini sonlandıran üçüncü etken olarak devrede olmalıdır. Bu nedenle ikili bir ilişki olan güç odağı ile ego-nesnesi arasındaki ilişki Simgesel olamaz. Simgesel evrene giren çocuk kaçınılmaz olarak Öteki’nin yasası doğrultusunda yapılandırılacaktır. Lévi-Strauss’un belirttiği gibi eğer ensest yasağı toplumsal yapının temeli ise, buna yönelik olan yasaklar ve tabular da dilde zaten çoktan yer almışlardır. Toplumsal yapı, kendiliğin karşısına bir Öteki olarak toplumun kurallarını koyar. Bu nedenle Lacan, bilinçdışı Öteki’nin söylemidir der. Özne, Öteki’nin doğrultusunda gerek ötekileri, gerekse kendisini gitgide bir birlik halinde toparlamaktadır. Bilincin dışına itilen söylem, öznenin kendisinden önce konuşuyor olan Öteki ile arasında narsistik bir bağ kurabilmek için anlamını tam olarak bilmeden kopyaladığı bir söylemdir. Bilinçdışında toplanan bastırılmış gösterenler, birincil süreç düşüncesinin kurallarına maruz kalırlar. Bilinçli söylem ise bütünüyle ikincil süreç düşüncesinin kurallarına göre yapılanır. İkincil süreç düşüncesine göre yapılanan dil, herhangi bir kimsenin ayrı bir varlık olarak kendisinin ayırtına varmasının ön koşuludur. Çünkü ikincil süreç, bilinçli söylemde özneyi toplum içinde, ötekilerle arasındaki sınırın anlaşılabileceği, sağlıklı bir yere oturtacak biçimde dili yapılandırır. Bu yapılanma özneyi, toplumda kendisini temsil edecek bir mümessille temsil edilmeye mahkûm eder. Eğer özne söylemde yalnızca bir mümessil olarak yer alıyorsa ve eğer ona söylemde özne mertebesini veren şey bir gösteren ise, bu gösteren narsizmi aşabilmeyi ve ikincil süreç düşüncesi mantığını kullanmayı sağlayan başka bir gösterenle bağlantılı olduğunda bu gerçekleşebilir. Babanın-Adı metaforunun anlamı da budur.


                SİMGESEL YAPI-SÖKÜMÜNE UĞRATILAMAZ
                MUTLUHAN İZMİR Lacan’ın Gerçek olarak adlandırdığı dönem, hiçbir imgesel ve simgesel temsile izin vermez. Çünkü bu dönemde özne ve onun eksiğini gideren “şey”, henüz kendinden farklılaşmadan bütünüyle kendisi olarak kalıp başka hiçbir şey olmadıkları için yapı-sökümünün anlamı ve yeri yoktur. Yapı-sökümüne uğratacağımız şeyin olması gerekenden ya da kendisinden farklı bir hal kazanmış olması gerekir ki yapı-sökümüne uğratılabilsin. Bu açıdan bakılınca yapı-sökümünün bugüne dek İmgesel dönem atlanarak Simgesel’e yönelmesinin bir alışkanlık haline gelmiş olmasının ne kadar doğru olduğu sorgulanmalıdır. İmgesel’i dilden bağımsız olan bir dönem olarak düşünme yanlışı belki bu hatayı perçinlemiştir. Ancak her söylem Simgesel söylem olmadığı gibi her simge de Simgesel bir gösterge değildir. Simgenin Simgesel bir simge olabilmesinin ön koşulu, onun kendi başına ifade ettiği bir anlama sahip olmamasıdır. Bu durumu Foucault, sesli işareti dolaysız ifade değerlerinden kopartarak onu çığlık ve gürültülerin üzerinde ayağa diken ve kelimeyi kelime haline getiren şey, içine gizlendiği cümledir diyerek vurgular (147-148). Demek ki bir simgeye Simgesel gösterge diyebilmemiz için, onun bağımsız anlamının, içinde bulunduğu yapının kendisine verdiği anlamın karşısında silinmiş olması gerekir. Yapı-sökümü kavramına Derrida neden gereksinim duymuştu? Derrida, im idesinin ta kendisi olan duyulabilenle anlaşılabilen arasındaki ayrımı -imleyenle imlenen arasındaki ayrımı-, dilbiliminin kabul etmemesi gerektiğini düşünür (24). Çünkü eğer böyle bir kabulle yola çıkarsak, imlenenle imleyen arasındaki ayrılığın mutlak ve indirgenemez duruma gelmesini sağlayabilecek tek etken olarak insan kavrayışının ulaşamayacağı aşkınsal bir imlenenin var olduğunu da kabullenmemiz gerekir. Gösterene böyle bir aşkınsal değer yüklemek, hem onun Simgesel değerini silecek, hem de aşkınlığa neden olan İmgesel bir metafiziğin üretilmesine neden olacaktır. Ancak varlığın söylemini böyle bir metafiziğin üstüne kurduğumuzda, dilbilimi de her zaman metafiziğin ön kabullerini paylaşacaktır der Derrida (33-34). Böyle bir im, dolaysızca birleşmiş olduğu mutlak bir logos’tan farklı bir anlam ifade edemeyeceği için her insansal katkı, yapı-sökümüne uğratılması gereken bir sahteliğin üretilmesi olarak görülmeye başlanır. Derrida’nın belirttiği gibi bu mutlak logos, Ortaçağ teolojisinde sonsuz bir yaratıcı öznellikti: Bu nedenle imin anlaşılabilir yüzünün hep Tanrı’dan ve onun kelâmından yana dönük kaldığı algısı ortaya çıkmıştır. Bu nedenle Derrida aşkın imin ve ilahi varlığın doğum yerleri ve zamanlarının aynı olduğu saptamasını yapar. Bu noktadan yola çıkarak İm devrinin (bir aşkın gösteren olarak işlev gören bir imgenin varlığı) esas itibariyle teolojik olduğunu ve bu devrin sonunun hiç gelmeyeceğini belirtir (Derrida 24). Demek ki Derrida, yapı-sökümüne uğratma işleminin, Simgesel bir yapının içinde oldukları için kendi kendine bir anlam ifade etme yetisini yitirmiş imlerden oluşan söyleme yönelmesine karşıdır. Yapı-sökümünün, İmgesel yapının ortaya çıkarttığı aşkın im inancından kaynaklanan, zaman ve mekândan bağımsız, anlamları hiç değişmeyen imlerden oluşan söyleme yönelmesi gerektiğini düşünmektedir. Derrida insan söylemi ve yazısının, ölümlü bir varlık tarafından dile getirilen hileli bir yapı olduğu kanısının insan zihninin en temelinde yerleşmiş olduğunu belirtir. Çünkü söylemin söyleyicisi olan bu ölümlünün eğer her şeyin “özü” olan en derin anlamı anlaması olanaksız ise (nitekim Tanrısal bir “özü” anlaması olanaksızdır), bu durumda bu varlık düşünemeden yazmakta ya da konuşmaktadır. Paradoksal biçimde bilen-öznenin temeli teolojik olduğu gibi, bilemeyen-öznenin temeli de bu nedenle teolojiktir. Bu nedenle insan yazısı ile dili, hakikat sistemi doğrultusunda “özü” bulmak yönünde çözümlenmesi gereken yapılar olarak değerlendirilmişlerdir ve bu nedenle içinde bulunduğumuz gerçekliğe anlamı katan insan yapısı Simgesellik hep bir kenara itilmiştir (Derrida 26). Bu eğilim, Simgeselin hep İmgesel yönde, ebedi hakikati dile getiren bir yönde çözümlenmesini, simgelerin İmgesel evrene kaymalarını desteklemiştir. Bu satırlardan anlaşıldığı gibi, Derrida’nın yapı-sökümü kavramı ile kastettiği şey bu tarz bir çözümleme değildir. Derrida’nın yapı-sökümü kavramı, aşkın bir “özü” aramamıza neden olan metafiziğin oluşturduğu İmgesel -bağımsız anlam içeren- imleri dilden ve yazıdan ayıklanmasına yönelik bir kavramdır. Bu durumda Lacan’ın Simgesel olarak adlandırdığı yapının ne kadar metafizik bir yapı olup olmadığının irdelenmesi gerekir. Lacan, Le Symbolique, L’Imaginaire et Le Réel adlı seminerinde (Conférence « le symbolique, l’imaginaire et le réel » fut prononcée le 8 juillet 1953 pour ouvrir les activités de la société française de psychanalyse), tüm canlıları kapsayan bir Gerçek, İmgesel, Simgesel tanımı ortaya koyar. Gerçek, “dürtü” ile onu doyuran “şey” arasındaki dolaysız, yalın bir ilişkidir. İmgesel, “dürtü”yü doyuma ulaştıracak olan “şey”in yerine geçebilecek güçteki bir imgenin canlıyı “şey”e ulaşma hedefinden saptırmasıyla ortaya çıkar ve bu sapışı insanda güçlendiren en başta gelen İmgesel yapı, “narsisistik ego”dur. Narsisistik ego, kendi başına anlam ifade eden, otonom anlamı bir sonsuzluğa uzanan bir imgedir. Simgesel ise canlının kendi dürtü doyumunu bir kenara iterek, ait olduğu toplumun çıkarını gözeten davranışları öne çıkartmasıdır. Bu tanımda görüldüğü gibi, İmgesel dönemde anlamını bulmuş olan “ben” algısı, Simgesel dönemin etkisi altında silinecektir. Lacan’ın İmgesel dönemi, metafiziğin var olmasına izin veren, aşkın bir İmgesel Büyük Öteki’nin karşısında, O’nun aşkın göstereninin etkisiyle biçimlenmiş bir dili kullandığımız için yapı-sökümüne izin verir. O halde yine dilimizi biçimlendiren Simgesel’in Büyük Öteki’sinin İmgesel’in Büyük Öteki’sinden farkı nedir? Lacan 1955 yılında La Lettre Volee adlı seminerinde şöyle söyler: Kierkegaard’ın hayranlık uyandıran biçimde, insanı antik ve modern olarak iki ayrı kavram içinde ele almasının ardından, son noktada Freud’un da insan zihnini, bilinç ile eşdeğer bir yapı olarak ele almaktan uzak durması, bir zorunluluğun yineleme biçiminde kendini göstermesinden kaynaklanmaktadır. Bu yineleme, Simgesel yinelemedir ve simgenin düzeninin insan yapımı olarak tasarlanamayacağının ama kendi kendisinin yapıcısı olduğunun kanıtıdır.(4) Lacan’ın simgenin düzeninin insan yapımı olarak tasarlanamayacağını ve Simgesel’i (simge değil) kendi kendisinin yapıcısı olarak nitelendirmesi çok önemlidir. Kavrayışımızın dışında kaldığı için Gerçek dönemini dışarıda tutarsak, kendi kendisinin yapıcısı olmayan tek dönem İmgesel dönemdir ve bütünüyle insan zihninin hayal gücünden kaynak alır. Metafiziği kuran da işte budur; O’ndan ayrı kaldığında yaşamını sürdüremeyeceği bir büyük Öteki’nin (anne ya da baba) karşısında çaresiz duran bir çocuğun zihinsel algısı… Bu çocuk, Öteki’ne olan yaşamsal bağımlılığı ve terk edilme korkusu nedeniyle kendisini Öteki’nin bir arzu nesnesi haline getirmek zorundadır ve Öteki’nin arzusuna göre bir biçim alır. Bu biçim alış bir yasayı oluşturur ve yasa bu dönemde bütünüyle somut bir Öteki’nden kaynaklanan, O’nun arzusunu dile getiren bir yasadır. Yasanın bu hali, İmgesel döneme ait bir yasadır çünkü bütünüyle kendi gücüne dayanan somut bir varlıktan kaynaklanıyormuş gibi algılanır. Simgesel dönemin yasası ise Lacan’ın belirttiği gibi, öznenin karşısında duran bir somut Büyük Öteki’den değil, “ötelerden” gelir. Kendi kendisinin yapıcısı olan Simgesel’in yasası, somut bir taşıyıcısı olmayan ve Gerçek gibi, müdahale edemediğimiz, değişime uğratamayacağımız, somut bir varlığın arzusu ile hiçbir ilgisi olmayan bir yasadır. Tıpkı “ölüm” gibi, “zaman” gibi, “yerçekimi” yasası gibi… Oysa İmgesel yasa, bizim Öteki’nin arzusunu okumamıza ve onun arzusu doğrultusunda varoluş kazanmamıza, bir söylem geliştirmemize yarar. Lacan Angiosse adlı seminerinde bu durumu şöyle anlatır: Üç Erkek Kardeş Mağarası’nın büyücüsü olarak kendimi dua eder pozisyonda duran dev bir peygamber böceğiyle aniden yüz yüze gelmiş ve apar topar bir hayvan maskesi takmış biçimde hayal etmiştim: Tam olarak hangi maskeyi takmış olduğumu bilmediğim için yüzümdeki maskenin peygamber böceğini kimliğimle ilgili yanıltmaya yetip yetmeyeceğinden emin olamayışım nedeniyle bu olayda kendimi çok da rahat hissetmiyordum ve eklemem gerekir ki işin daha da kötüsü böceğin göz küresinin esrarengiz aynasında kendi görüntümü tam olarak seçemiyordum. Bugün bu eğretileme (metafor) tüm değerini korumaktadır ve onun kendisi, bu tabloda gösterdiğim göstergelerin merkezine, öznenin gösteren ile olan ilişkisini yapılandıran grafiğin iki katı arasında menteşe gibi duran, Freudyan doktrinin öznellik kavramının anahtarı olan, “Che vuoi?”, “Que veux-tu?” “Ne istiyorsun?” biçimindeki sorunun yerini doğrulamaktadır. Biraz daha ileri giderseniz, Fransızcanın me tümlecine yüklediği dolaylı ve dolaysız anlam ile birlikte şu soru ortaya çıkar: “Que me veut-il?” “Benden ne istiyor?” ya da “Beni ne kadar istiyor?”. Bu yalnızca “benimle ne yapmak istiyor?” değil ama doğrudan egoyu ilgilendiren havada asılı bir anlamı, “beni ne biçimde istiyor?” de olmayan, “egonun bulunduğu yer açısından nasıl bir şey istiyor?” anlamını içerir. Burada iki kat arasında asılı duran bir anlam var: d →S◊a ve i(a) → m, her biri karakteristik etkiyi vurgulayan iki geri dönüş noktası. İkisi arasındaki mesafe ise bir zamanlar onunla aynı ama farklı olan arzu ile narsisistik özdeşim arasındaki ilişkiyi oturtabilmemize yarayacak her şeyin kökeninde yer alan temel kavramları oturtabilmemizi sağlayacaktır. Öteki’nin arzusu eğer bu biçimde doğrudan bir güce bakarak okunabiliyorsa bu durumda arzu, imgesel, hayali bir arzudur çünkü burada Büyük Öteki, bir metafiziğin üstüne oturan ideal ego hayalinin desteği ile üretilir. Hayal gücümüz bu alanda alabildiğine devreye girmiştir ve onun yaratacağı imgelerin gücü, hakiki dünyada bulunabilecek her şeyin gücünü aşacak güçtedir. Simgesel, ötelerden gelen yasasıyla bu hayal gücünün oluşturduğu üretime dur diyerek özneyi geride bıraktığını düşündüğü Gerçek’in yanı başına yeniden getirir. Özne engelleyemediği biçimde acıkmakta, üşümekte, yaşlanmakta ve hasta olmaktadır. Mevsimler, gece-gündüz döngüsü, kuraklık-yağış döngüsü, zaman, mesafe gibi kendisini aşan yasalarla kuşatılmıştır. Gerçek’in bize yaşattığı bu tatsız durumlardan öznenin kendisini tek koruma olanağı toplumla uzlaşmasından geçer. Toplumun her bireyinin bu acımasız kurallara tabi olduğunun özne tarafından anlaşılması, Simgesel’e giriş için çok önemli bir etkendir. Simgesel’de bu kurallardan muaf olan, ölümsüz olan, aşkın olan kişi yoktur. Ötelerden gelen yasa herkesi karşısında eşit bir yere yerleştirir. Bu durumun tek istisnası, öznenin gereksinimlerinin başkaları tarafından karşılandığı, gereksinimlerini karşılayabilmek için çalışmak zorunda kalmadığı bir ortamda bulunmasıdır. Tüketim toplumları bu nedenle metafiziğe daha yakın bir zihinsel algının içindedirler. Simgesel, yasası ötelerden gelen, müdahale edemeyeceğimiz bir gerçeklikle bizi donatan yapısıyla, yapı-sökümüne uğratılamaz bir yapıdır. Yasası, değiştiremeyeceğimiz dışsal etkenlerden kaynaklanır. Örneğin bir adres eğer hakiki bir konumu gösteriyorsa, mekânın değişmezliği, o adresin içindeki harflerin değişmesiyle bozulmaz. Çünkü mekân, Öteki’nin arzusuna göre biçimlenmemiştir. Uzaysal konumumuz Öteki’nin arzusundan bağımsız biçimde zaten “var”dır. Dil eğer Simgesel ise, bu değişmez hakikati dile getiren bir söylemi aktardığı için yapı-sökümüne uğratılamaz. Öteki, Simgesel dönemde somut varlıklardan, iktidardan, patrondan, anneden, babadan bağımsızlaşmış ve ötelere gitmiştir. Mevsimlerin varlığı gibi, gece ile gündüzün oluşması gibi, arzuladığımız nesneye ulaşabilmek için aramızdaki mesafeyi kat etmemiz gerektiği gibi, vücudumuzun engelleyemediğimiz değişimlerine boyun eğdiğimiz gibi, ölümlü olduğumuz gibi, ötelerden gelen yasalara tabi olmanın yarattığı gerçekliği dile getiren söylem Simgesel söylemdir. Bu nedenle Simgesel söylemi yapı-sökümüne uğratmak, sadece metafiziği öne çıkartmaya ve İmgesel söylemi güçlendirmeye neden olacaktır. Amacımız metafiziği ortadan kaldırmak ise bu yaptığımıza bu durumda yapı-sökümü demenin olanağı yoktur. Derrida, Jacques. Gramatoloji (Çeviren İsmet Birkan). Ankara: BilgeSu Yayıncılık, 2010 Foucault, Michel. Kelimeler ve Şeyler (Çeviren Mehmet Ali Kılıçbay). Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 2013

                İletİŞİM

                İLETİŞİM

                Remzi Oğuz Arık Mahallesi Tunalı Hilmi Caddesi No:50/16 Çankaya/Ankara